Seyahat notları

Portofino – son durak

Yine çok uzun oldu yazmayalı, kusuruma bakılmasın. Sene-i devriyesi gelmeden artık bu İtalya gezisinin son yazısını yazmak elzem. Sürprizi yok yazının, başlık ortada, son durak Portofino. Hani şu meşhur şarkıdaki aşkın bulunduğu yer.

Çok güzel olduğunu duymuştum ama böyle cennetten bir köşe de beklemiyordum açıkçası. Konaklama çok değil aşırı pahalı olduğu için bir kaç kilometre uzaktaki bir köyde kaldık. Genelde de parasının hesabını bilmeyenler hariç bu şekil yaparmış. Otelimizin adı kediydi, bir başka Akdeniz şakası! Gece ama şöyle bir kalesi var ışıklar içinde.

DSC_8355

Ertesi gün kahvaltıdan sonra Portofino’yu ziyaret edip dönüş yoluna koyulmaktı amacımız. Arabayla kıyı boyunca ilerlerken bir sürü insanın yürüdüğünü gördük, amaç biraz spor ama daha çok da mevcut tek park yeri seçeneğinin sunduğu ilginç fiyatlardan kaçınmak. Olumlu tarafı park yeri bulmak zor değil!

DSC_8361

Portofino iki bilemedin üç sokaktan oluşan ve minik bir koyu olan bir köy, köycük hatta. Bir çocuğun pastel boya kutusundan fırlamış gibi rengarenk ve şen. Sebebini tam izah edemeyeceğiniz bir sevinçle sarmalanıyorsunuz. Su bile sadece mavi değil, renkli kayıkların dansından. Güneşli sırtlar yemyeşil parlıyor.

DSC_8403

Sakini var mı bilmiyorum, turistlerden seçebilmek mümkün olmadı. Ama bir film setinde yaşamak gibi olurdu herhalde Portofino’da ikamet. Ağaçların arasına gizlenmiş, kime ait olduğu bilinemez böyle evler de vardı o iki sokağın dışında. Bilinemezlik bir boşluk bırakıyordu sanki zamanın ve mekanın orta yerinde. Evlerin içlerinde kimse yoktu bana kalırsa, ya da daha doğrusu evlerin içleri yoktu.

DSC_8388

Fazla değil, bir iki saat geçirdik. Yürüdük. Kendisi resim sessizliğinde olan bu yerin fotoğraflarını çektik. Fotoğraflar gerçeğine nazaran bir tık soluk. Oysa güneş yıkıyor sabah akşam duvarları pencereleri, sıcacık. Gidilesi, görüesi..

DSC_8366


Cenova

Cenova’ya şöyle bir uğradık. Daha fazla ilgiyi hakediyor kesin, belki bir dahaki sefere. Arabadan kurtulup kendimizi karmaşık dar sokaklara dar attık. Açtık ve turistik bir lokantada ruhsuz bir makarna en son istediğimiz şeydi. Bu huysuzlukla onu bunu beğenmeyerek ilerlerken izbe bir lokanta çıktı karşımıza. Fiyatların ucuzluğunun itmesi gerekirken, ne kadar kötü olabilir ki bakış açısıyla daldık içeri. Ve o anda doğru yere geldiğimizi anladık. İçeride sadece yerliler vardı. Her şey çok basitti, masa sandalyelerden yemeklere. Birer tabak makarna yedik, yanında su içtik. Karnımız doydu, mutluyduk az sonra üzerine yiyeceğimiz dondurmanın hayaliyle. Ve başladık Genova sokaklarını arşınlamaya.

DSC_8335

Eski liman şimdi turistik bir yer olmuş. Özel teknelerin demirlediği bir yat limanı olarak görev yapıyor, binaları da sanırım dükkanlara çevirmişler ki hiç o tarafa kadar gitmedik. Her yer işportacı doluydu zaten. Meğer modanın kalbinin attığı ülke aynı zamanda taklit marka ürün cennetiymiş!

Cenevizlilerin ipek yolu ticaretinin kapısını tuttuğu zamanlardan kalma bir kalyon modeli limandaki en ilginç şey. Biraz fazla karayip korsanları rüküşlüğünde olmuş ama yine de insan gözlerini yumup tarih derslerine masalsı bir geri dönüş yaparsa etkileyici.

DSC_8344

Ama beni Akdeniz’e doğru bakıp gülümseten kentteki deniz müzesinin adının Galata olmasıydı. Bir yerde okudum – yanlış değilse – galata İtalyancada denize inen yol demekmiş. Ne güzel ne güzel!


Güney Fransa – Nice / Cannes

Devam edecek dedim ama epey ara verdim malum sebeplerden. Başlıkta Güney Fransa yazdığına bakılmasın, aslında bu da Kuzey İtalya seyahatimizin bir parçası. Politik sınırlar benim de başlığıma yansıdı, zararı yok. Kıyı aynı, deniz aynı ama insanlar yaşamlar farklı sonuçta.

Apricale’den yola çıktık bir sabah. Kahvaltıyı Nice’de yapmaktı amacımız. Kruasan artı kahve ikramları bitmeden yetiştik neyse. Mayıs ayına yakışır bir güneş vardı ceketlerimizi yan sandalyeye bıraktıran. Kahvaltı muhteşemdi. Tereyağı ve tatlı hamurun aromalı çayda kendinden geçişi. Başka bir şey lazım değil.

DSC_8209

Bir Akdeniz kenti Nice. Zorlarsanız İzmir’e benziyor sahili. Hava serin olmasına rağmen denize girenler vardı. (Bense tüm seyahat sırasında sadece ayaklarımı sokabildim denize. Bu gezinin en acıklı hikayesi!) Akdeniz mavisini tarife gerek yok, bir fotoğraf yeter.

DSC_8212

Çok oyalanmadık sonra, Cannes’a devam ettik. Otoban değil de sahil yolunu takip ettik gidişte hep, yol uzadı elbet ama maksat sahilleri dolaşmak değil mi zaten baştan beri. Otobanın memleketinden gelmişiz, biraz tali yol keyfi sürelim.

DSC_8219

Geçtiğimiz hafta film festivali vardı. Biz gittiğimizde kırmızı halı filan kalmamıştı ama bazı artizlerin el izleri baki. O meşhur merdivenler boşken o kadar da ihtişamlı görünmedi gözüme. Ya da her şey belki daha normal renkli cam abartması olmadan.

DSC_8220

DSC_8236

Epey dolaştık, büyük bir şehir değil zaten. (Istanbul yanılgısı.) Akşam yemeği yorgunluğumuzu aldı. Deniz kenarı küçük bir restoran. Bir iki turist masası ile iş çıkışı gelmiş şen şakrak yerliler. Ayıptır söylemesi, sebze yatağında levrek. Uyandırmadan yedik!

DSC_8225


Kuzey İtalya Seyahati – Apricale

Yakın bir dostumuzun burada bir evi olmasaydı yolumuz düşer miydi bilinmez. Güney Fransa ve İtalya’nın kuzey batı kıyıları elbette gezilesi görülesi yerler listesindeydi ama kıyıdan içeride bir tepenin üzerine – kelimenin tam anlamıyla – kurulmuş bu ortaçağ köyünde konaklamak ayrı bir boyut kattı gezimize.

DSC_8259

DSC_8053

Buralarda köyler hep tepe üstlerine kurulmuş, eteklerindense. Her zamanki korunma, düşmanı gözetleme iç güdüsüyle. Savaşları bol, paylaşılamayan bereketli toprakların kaderi. Daracık merdivenli/tırmanan sokaklar, daracık taş evler. Kimin kapısı kimin penceresi belli değil. Düzlem bilinci yok olmuş, daha bir dikey yaşanıyor. Kedisi bol, tırmanıcı ve düşünce yaralanmayanlardan. Kapılar hep alçak. Eski insanlar ufak ve çevik olmalılar.

DSC_8048

DSC_8075

Turizm dışında yeni hiçbir şey olmaması zamanda bir kaymaya yol açıyor hafiften. Bir de terasın tadını çıkarmaya müsade etse rüzgar! Hava soğuk, mevsime inat. Tepelerse iyice rüzgarlı. Öyle ki soba yakıyoruz geceleri; kendi kendine yanıp sönecek kadar akıllı ama kimseleri ısıtmayan bir soba!

Hayat parçalı güneşli bir terasta yenilen zeytinyağlı bir yemekten ibaret. Daha fazlasına gerek yok, daha fazlası fazla oluyor. Ama hep deniyoruz yine de, olmasa da. Halbuki biraz domates, peynir, zeytin, biraz ekmek, su ve tuz.

Hava durumu Akdeniz’e sadece ayak bileği seviyesine kadar girebilmeye müsade edince biz de kıyı boyunca dolaşmaya başladık. İlk durağımız sınırın hemen öte tarafındaki Monaco’ydu. Dünyanın en küçük ve en zengin ülkelerinden. Modern bir küçük şehir aslında, eni boyu üç kilometreyi geçmiyor sanırım. Gelir vergisi alınmıyormuş misal!

DSC_8083

Yarış vardı o haftasonu; anlamsız bir benzin yakma ve gürültü çıkarma yarışı – kim kazandı bilmiyorum. Spor izlenmez yapılır diye okumuştum bir yerde, işte bu tam tersi durumlardan. Yatlar, lüküs apartmanlar, şık hanımlar beyler. Başka bir dünya vesselam, içinden turist maskesiyle geçtiğimiz.

DSC_8086

Prens ve ailesinin yaşadığı sarayın bulunduğu tepeciğe de çıktık. Bu yüzyılda monarşi bana hep tuhaf gelir. Belki de sadece masallardan tanıdığımız roller oldukları için. Kraliyet ailesi mensuplarını normal giysiler içinde bile görmeyi yadırgarım. İlla allı pullu kuyruklu olmalı, di mi ama. Asil olma yanılgısı, bunun gerçeği para halbuki. Ama gece gündüz kralı için çalışıp sürünen bir teba olmayınca hoş bir seda oluyor prensle prensesin hikayeleri.

Ağızlarının tadını bilen deniz kenarı insanları. Yemekler hep leziz, hafif denemez ama başka türlü de o lezzet nasıl olacak. Sınır zenginliği var, hem dillerde hem sofralarda. Sınır kasabası Ventimiglia’nın pazarından alış veriş yaptık. Meyve sebze bol ve de renkliydi. Ve yine rengarenk ravioli ve makarnalar, hergün yesem bıkmam ki hergün yiyorlar.

Yani akşama ne yesek diye düşünülmüyor buralarda. Daha doğrusu bu soru can sıkıcı değil. Çeşit ve lezzet bol. Dolayısıyla hayat güneşli bir terasta geçiyor yaz kış.

Devam edecek…

 

 


Trinidad de Cuba – son yazı

Bir sahil kasabası demek istiyorum, en eski yerleşim yerlerinden Küba’nın. Ne bileyim, bizde Ayvalık’a tekabül eder her halde. Karayip denizi kıyısında, daha sıcak daha esmer daha renkli her şey. Her anına sıcak bir öğleden sonra uyuşukluğu nüfuz etmiş gibi.

Bir katamaranla adacıklardan birine gittik, ruya gibi mercanların arasında yüzdük. Gösterebileceğim fotoğraflarım olsaydı bile anlatamazdım güzelliklerini. Birileri ölmüş bir köpek balığının başıyla kuyruğunu gördüklerini iddia ettiler ama ben görmedim.

Burada eskiden şeker kamışı üretilirmiş. Şimdi o eski çiftlikler yine nuh nebiden kalma bir buharlı lokomotifin çektiği iki vagonla gezilebiliyor. Gözleri yakan bir duman ve is bulutu içinde zaman erir gibi oluyor, ta ki yarı yolda yorulup ilerlemekten vazgeçen buharlı lokomotifin yerine dizel motorlu bir torunu gelip sizi kurtarana kadar.

DSC_7341

DSC_7342

Milli parka gittik, Ruslardan kalma eski kamyonlarla – ki kamuflaj giysileri hala üstlerinde. Buz gibi sularda yüzdük. Şelalenin (Caburni) altına kadar gidecek gücüm yoktu, akıntı izin vermedi. Rehberimiz çok iyiydi, sadece çok fazla ‘officially’ diyordu! Kahve gördük dalında, lezzetliydi. Sonra alabildiğine palmiye. Koca bir kayalığın üstü dantel gibi örümcek ağıyla kaplıydı. Sonra ufak bir yılan başını yuvasından uzattı, öylece uzun süre kaldı. (faydalı bilgi: Küba’daki yılanların hiçbiri zehirli değilmiş.) Milli kuşu gördük, uzaktan da olsa. Renkleri ve ürkekliği hayranlık vericiydi.

Trinidad’da son akşam. Son akşama en güzel manzaralardan biri sığdı. Şehri turlayıp tepedeki yıkık kiliseye çıktığımızda – tam vaktinde – gök kıpkırmızıydı.

DSC_7403

DSC_7425

DSC_7431

Akşamın darında uçurtma uçurmaya çalışan çocukların gözlerinde parlıyordu aynı kızıllık. Ve atların üzerinde sigaralarını tüttüren ağabeyleri.

DSC_7450

Tel örgülere aldanmayın, guya yıkık kiliseyi korusun diye çevrelenmiş, yoksa kimse mahpus değil. Tam tersi, tel örgünün içi de dışı da oyun sahası.

DSC_7445

DSC_7446

DSC_7448

DSC_7461

Muz cipsi yiyoruz. Meyvenin böyle kızarabilmesi, şaşılacak şey!


La Musica

Nihayet kendimi müzikten bahsetmeye ikna edebildim. Söylemeye gerek yok, müzik her yerdeydi – duymadığımız zamanlarda bile kıvrak bir yürüyüşte kendini belli ediyordu. Ama asıl dans ve ritm bir sır gibi saklanıyordu yabancılardan. Kime sorsanız, hatta sormanıza gerek yok birileri mutlaka yanınıza yaklaşıp şunu söylüyor: Buena Vista Social Club. Herkes biliyor ki burası bir düdükleme mekanı, gitmiyoruz. Ama kulağımız her melodi duyuşunda acaba mı diyoruz, gerçek bir yerden mi geliyor ses? Ama yok, hepsi birer sahne.

DSC_7148

Tesadüfen Plaza Vieja’da (Havana) bu gösteriye rastladık. Gösteri olduğunu gizlemiyordu en azından, samimi geldi, durduk izledik. Okul çıkışıydı ve saç örgülü kızlar da sıralanmıştı seyirciler arasına. Yetenek başka bir şey. Her tanık olduğumda insanüstü bir şeylerin havada dolaştığını hisseder, ürperirim.

Trinidad’a vardığımızda (ülke olan değil, Trinidad de Cuba, en eski yerleşim yerlerinden biri – bir sonraki yazının konusu) henüz bir Casa de la Musica ya da Casa de la Trova gecesi yaşamadığımızdan dolayı bir miktar hayal kırıklığı taşıyorduk yanımızda. Burada kesin gitmeliydik. Ve de gittik.

Casa de la Musica, kentin merkezindeki taş merdivenlerin üzerinde bir açık hava gazinosu. Her akşam çeşitli gruplar birbiri ardına sahne alıyor. Sahnenin önünde bir alan dans edenlere ayrılmış. Birlikte dans eden iki kişiden yüzü güneş yanığından parlamayanı izlemek enfes. Diğeriyse muhtemelen salsa kursunun organize ettiği bir gezinin hakkını verme çabasında.

DSC_7289

Casa de la Trova. Karşımda uyuyan bir adam, yerel dansçıların sıra sıra oturduğu duvarda. Çok uzun süre gözleri kapalı kaldı gerçekten, uyuyordu mesai başında ve o çok seslilikte.

Bir çeşit konsomasyon hali mi diye sordum kendime, cevabı yok. Bin yıllık şarkıların ve dansların turist eğlencesine dönüşmüş olması. Sadece buralıların gidip kendi kendilerine eğlendikleri bir yer var mı? Sır.

Çok güzel dans ediyorlar, yani hakkını veriyorlar vesselam. Hatta bir şekilde yabancıları da dans ettirmeyi başarıyorlar. Beyaz ve siyah ellerin yıllar ve acılar sonra dans pistinde buluşması. Siyahın bağışlayıcılığı, göstermeyişi kiri ve acıyı.

Bir o kadar zayıf, siyah ve saçları beyaz bir adam, kocaman gülümsemesiyle içten dans ediyor. Yaşını da almış halbuki ama daha genç belli. Dans değil de başka bir şey izliyoruz o adamda. Yaşamı ve doğayı sevinçli bir kavrayış, bembeyaz dişlerini hep gösteren bir kabulleniş.

Müzik ve dans, insanların nasıl eğlendiği o toplum hakkında çok şey anlatır. Özellikle kadınla erkeğin birbirlerine göre yerleri mevzuunda. Ya da erkeğin kadını nasıl gördüğü, ona nasıl davrandığı. Anlıyorum ki Küba’da kadınlar eşit, el üstünde tutulup hürmet görüyorlar. Daracık bluzları ya da kısa şortları başlarına kötü şeyler gelmesinin hafifletici sebebi olmuyor, erkekler adam gibi davranıyor.

Hasta Siempre’nin bin çeşit yorumuyla birlikte aşağı yukarı bu şekilde kaldı kulaklarımızda Küba. Bir ülkenin müziğini duyabilmek zaten üç haftada mümkün olabilir mi?


Santa Clara

Trenin raydan çıktığı yer. Zaferin son hamlesi Che komutasında bu kentte yapılmış. İşbirlikçilere cephane taşıyan tren bir iş makinası yardımıyla raydan çıkarılarak durdurulmuş ve silahlara el konulmuş. Bunu takip eden yirmi dört saat içinde de zaten diktatör, geri kalan uzun yaşamını refah içinde sürdürmek üzere ülkeyi terk etmiş.

Che buralı sanki. Şimdi ondan kalanlar, yıllar sonra Bolivya’dan geriye ne alınabildiyse, bu şehirde bir müzede. Devasa bir de heykeli var. Müze ilginçti, çok büyük olmamakla birlikte bir insan hakkında bu kadar hatıra/obje toplanabilmiş olmasına hayret ettim. Doktor önlüğü, astımı için kullandığı nefes açıcı ve günlüğü.. Bir insanın el yazısıyla ancak aklından geçenlere yaklaşılabilir. İdealleri için savaşmış, savaşmayı öğretmiş ve ölmüş bir adam. Ve Arjantin’den bir kaç çocukluk fotoğrafı ailesiyle. Kimse masum değil, fotoğraftaki o çocuk hariç..

DSC_7215

Kahramanların ve dönüştürüldükleri kültlerin değil, ideallerin peşinden gidebilmek mesele. Meydana çıkan ara sokakların birinde sebepsiz arkamı döndüğümde bu üç okullu kızı gördüm. Kirli sokaklarda bembeyaz çoraplarını kirletmeden yürümesini biliyorlardı bir şekilde. Yüzleri aydınlığa dönüktü.

Santa Clara daha çok bir duraktı gezimizde ama burada durmuş olmaktan memnun ayrıldık. İki gün için bile olsa turist kalabalığının izlediği rotadan sapmıştık. Hatta olmayacak şey, bir tanıdığa bile rastladık. Hemen önce kaldığımız Cayo Santa Maria’daki cankurtaranlardan biri. Bizi tanımış, yanımıza geldi merhaba demek için. Dünyanın kanlı tarihinin bir sonucu olan güzelliğinden utanır ya da farkında değil gibi bir hali vardı. Heyecanlı ve mahçup konuştu yabancı diliyle, sonra özür dileyerek ayrıldı yanımızdan. O kadar mütevazı ve buralıydı.

 


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.