Seyahat notları

Portofino – son durak

Yine çok uzun oldu yazmayalı, kusuruma bakılmasın. Sene-i devriyesi gelmeden artık bu İtalya gezisinin son yazısını yazmak elzem. Sürprizi yok yazının, başlık ortada, son durak Portofino. Hani şu meşhur şarkıdaki aşkın bulunduğu yer.

Çok güzel olduğunu duymuştum ama böyle cennetten bir köşe de beklemiyordum açıkçası. Konaklama çok değil aşırı pahalı olduğu için bir kaç kilometre uzaktaki bir köyde kaldık. Genelde de parasının hesabını bilmeyenler hariç bu şekil yaparmış. Otelimizin adı kediydi, bir başka Akdeniz şakası! Gece ama şöyle bir kalesi var ışıklar içinde.

DSC_8355

Ertesi gün kahvaltıdan sonra Portofino’yu ziyaret edip dönüş yoluna koyulmaktı amacımız. Arabayla kıyı boyunca ilerlerken bir sürü insanın yürüdüğünü gördük, amaç biraz spor ama daha çok da mevcut tek park yeri seçeneğinin sunduğu ilginç fiyatlardan kaçınmak. Olumlu tarafı park yeri bulmak zor değil!

DSC_8361

Portofino iki bilemedin üç sokaktan oluşan ve minik bir koyu olan bir köy, köycük hatta. Bir çocuğun pastel boya kutusundan fırlamış gibi rengarenk ve şen. Sebebini tam izah edemeyeceğiniz bir sevinçle sarmalanıyorsunuz. Su bile sadece mavi değil, renkli kayıkların dansından. Güneşli sırtlar yemyeşil parlıyor.

DSC_8403

Sakini var mı bilmiyorum, turistlerden seçebilmek mümkün olmadı. Ama bir film setinde yaşamak gibi olurdu herhalde Portofino’da ikamet. Ağaçların arasına gizlenmiş, kime ait olduğu bilinemez böyle evler de vardı o iki sokağın dışında. Bilinemezlik bir boşluk bırakıyordu sanki zamanın ve mekanın orta yerinde. Evlerin içlerinde kimse yoktu bana kalırsa, ya da daha doğrusu evlerin içleri yoktu.

DSC_8388

Fazla değil, bir iki saat geçirdik. Yürüdük. Kendisi resim sessizliğinde olan bu yerin fotoğraflarını çektik. Fotoğraflar gerçeğine nazaran bir tık soluk. Oysa güneş yıkıyor sabah akşam duvarları pencereleri, sıcacık. Gidilesi, görüesi..

DSC_8366


Cenova

Cenova’ya şöyle bir uğradık. Daha fazla ilgiyi hakediyor kesin, belki bir dahaki sefere. Arabadan kurtulup kendimizi karmaşık dar sokaklara dar attık. Açtık ve turistik bir lokantada ruhsuz bir makarna en son istediğimiz şeydi. Bu huysuzlukla onu bunu beğenmeyerek ilerlerken izbe bir lokanta çıktı karşımıza. Fiyatların ucuzluğunun itmesi gerekirken, ne kadar kötü olabilir ki bakış açısıyla daldık içeri. Ve o anda doğru yere geldiğimizi anladık. İçeride sadece yerliler vardı. Her şey çok basitti, masa sandalyelerden yemeklere. Birer tabak makarna yedik, yanında su içtik. Karnımız doydu, mutluyduk az sonra üzerine yiyeceğimiz dondurmanın hayaliyle. Ve başladık Genova sokaklarını arşınlamaya.

DSC_8335

Eski liman şimdi turistik bir yer olmuş. Özel teknelerin demirlediği bir yat limanı olarak görev yapıyor, binaları da sanırım dükkanlara çevirmişler ki hiç o tarafa kadar gitmedik. Her yer işportacı doluydu zaten. Meğer modanın kalbinin attığı ülke aynı zamanda taklit marka ürün cennetiymiş!

Cenevizlilerin ipek yolu ticaretinin kapısını tuttuğu zamanlardan kalma bir kalyon modeli limandaki en ilginç şey. Biraz fazla karayip korsanları rüküşlüğünde olmuş ama yine de insan gözlerini yumup tarih derslerine masalsı bir geri dönüş yaparsa etkileyici.

DSC_8344

Ama beni Akdeniz’e doğru bakıp gülümseten kentteki deniz müzesinin adının Galata olmasıydı. Bir yerde okudum – yanlış değilse – galata İtalyancada denize inen yol demekmiş. Ne güzel ne güzel!


Güney Fransa – Nice / Cannes

Devam edecek dedim ama epey ara verdim malum sebeplerden. Başlıkta Güney Fransa yazdığına bakılmasın, aslında bu da Kuzey İtalya seyahatimizin bir parçası. Politik sınırlar benim de başlığıma yansıdı, zararı yok. Kıyı aynı, deniz aynı ama insanlar yaşamlar farklı sonuçta.

Apricale’den yola çıktık bir sabah. Kahvaltıyı Nice’de yapmaktı amacımız. Kruasan artı kahve ikramları bitmeden yetiştik neyse. Mayıs ayına yakışır bir güneş vardı ceketlerimizi yan sandalyeye bıraktıran. Kahvaltı muhteşemdi. Tereyağı ve tatlı hamurun aromalı çayda kendinden geçişi. Başka bir şey lazım değil.

DSC_8209

Bir Akdeniz kenti Nice. Zorlarsanız İzmir’e benziyor sahili. Hava serin olmasına rağmen denize girenler vardı. (Bense tüm seyahat sırasında sadece ayaklarımı sokabildim denize. Bu gezinin en acıklı hikayesi!) Akdeniz mavisini tarife gerek yok, bir fotoğraf yeter.

DSC_8212

Çok oyalanmadık sonra, Cannes’a devam ettik. Otoban değil de sahil yolunu takip ettik gidişte hep, yol uzadı elbet ama maksat sahilleri dolaşmak değil mi zaten baştan beri. Otobanın memleketinden gelmişiz, biraz tali yol keyfi sürelim.

DSC_8219

Geçtiğimiz hafta film festivali vardı. Biz gittiğimizde kırmızı halı filan kalmamıştı ama bazı artizlerin el izleri baki. O meşhur merdivenler boşken o kadar da ihtişamlı görünmedi gözüme. Ya da her şey belki daha normal renkli cam abartması olmadan.

DSC_8220

DSC_8236

Epey dolaştık, büyük bir şehir değil zaten. (Istanbul yanılgısı.) Akşam yemeği yorgunluğumuzu aldı. Deniz kenarı küçük bir restoran. Bir iki turist masası ile iş çıkışı gelmiş şen şakrak yerliler. Ayıptır söylemesi, sebze yatağında levrek. Uyandırmadan yedik!

DSC_8225


Kuzey İtalya Seyahati – Apricale

Yakın bir dostumuzun burada bir evi olmasaydı yolumuz düşer miydi bilinmez. Güney Fransa ve İtalya’nın kuzey batı kıyıları elbette gezilesi görülesi yerler listesindeydi ama kıyıdan içeride bir tepenin üzerine – kelimenin tam anlamıyla – kurulmuş bu ortaçağ köyünde konaklamak ayrı bir boyut kattı gezimize.

DSC_8259

DSC_8053

Buralarda köyler hep tepe üstlerine kurulmuş, eteklerindense. Her zamanki korunma, düşmanı gözetleme iç güdüsüyle. Savaşları bol, paylaşılamayan bereketli toprakların kaderi. Daracık merdivenli/tırmanan sokaklar, daracık taş evler. Kimin kapısı kimin penceresi belli değil. Düzlem bilinci yok olmuş, daha bir dikey yaşanıyor. Kedisi bol, tırmanıcı ve düşünce yaralanmayanlardan. Kapılar hep alçak. Eski insanlar ufak ve çevik olmalılar.

DSC_8048

DSC_8075

Turizm dışında yeni hiçbir şey olmaması zamanda bir kaymaya yol açıyor hafiften. Bir de terasın tadını çıkarmaya müsade etse rüzgar! Hava soğuk, mevsime inat. Tepelerse iyice rüzgarlı. Öyle ki soba yakıyoruz geceleri; kendi kendine yanıp sönecek kadar akıllı ama kimseleri ısıtmayan bir soba!

Hayat parçalı güneşli bir terasta yenilen zeytinyağlı bir yemekten ibaret. Daha fazlasına gerek yok, daha fazlası fazla oluyor. Ama hep deniyoruz yine de, olmasa da. Halbuki biraz domates, peynir, zeytin, biraz ekmek, su ve tuz.

Hava durumu Akdeniz’e sadece ayak bileği seviyesine kadar girebilmeye müsade edince biz de kıyı boyunca dolaşmaya başladık. İlk durağımız sınırın hemen öte tarafındaki Monaco’ydu. Dünyanın en küçük ve en zengin ülkelerinden. Modern bir küçük şehir aslında, eni boyu üç kilometreyi geçmiyor sanırım. Gelir vergisi alınmıyormuş misal!

DSC_8083

Yarış vardı o haftasonu; anlamsız bir benzin yakma ve gürültü çıkarma yarışı – kim kazandı bilmiyorum. Spor izlenmez yapılır diye okumuştum bir yerde, işte bu tam tersi durumlardan. Yatlar, lüküs apartmanlar, şık hanımlar beyler. Başka bir dünya vesselam, içinden turist maskesiyle geçtiğimiz.

DSC_8086

Prens ve ailesinin yaşadığı sarayın bulunduğu tepeciğe de çıktık. Bu yüzyılda monarşi bana hep tuhaf gelir. Belki de sadece masallardan tanıdığımız roller oldukları için. Kraliyet ailesi mensuplarını normal giysiler içinde bile görmeyi yadırgarım. İlla allı pullu kuyruklu olmalı, di mi ama. Asil olma yanılgısı, bunun gerçeği para halbuki. Ama gece gündüz kralı için çalışıp sürünen bir teba olmayınca hoş bir seda oluyor prensle prensesin hikayeleri.

Ağızlarının tadını bilen deniz kenarı insanları. Yemekler hep leziz, hafif denemez ama başka türlü de o lezzet nasıl olacak. Sınır zenginliği var, hem dillerde hem sofralarda. Sınır kasabası Ventimiglia’nın pazarından alış veriş yaptık. Meyve sebze bol ve de renkliydi. Ve yine rengarenk ravioli ve makarnalar, hergün yesem bıkmam ki hergün yiyorlar.

Yani akşama ne yesek diye düşünülmüyor buralarda. Daha doğrusu bu soru can sıkıcı değil. Çeşit ve lezzet bol. Dolayısıyla hayat güneşli bir terasta geçiyor yaz kış.

Devam edecek…

 

 


Trinidad de Cuba – son yazı

Bir sahil kasabası demek istiyorum, en eski yerleşim yerlerinden Küba’nın. Ne bileyim, bizde Ayvalık’a tekabül eder her halde. Karayip denizi kıyısında, daha sıcak daha esmer daha renkli her şey. Her anına sıcak bir öğleden sonra uyuşukluğu nüfuz etmiş gibi.

Bir katamaranla adacıklardan birine gittik, ruya gibi mercanların arasında yüzdük. Gösterebileceğim fotoğraflarım olsaydı bile anlatamazdım güzelliklerini. Birileri ölmüş bir köpek balığının başıyla kuyruğunu gördüklerini iddia ettiler ama ben görmedim.

Burada eskiden şeker kamışı üretilirmiş. Şimdi o eski çiftlikler yine nuh nebiden kalma bir buharlı lokomotifin çektiği iki vagonla gezilebiliyor. Gözleri yakan bir duman ve is bulutu içinde zaman erir gibi oluyor, ta ki yarı yolda yorulup ilerlemekten vazgeçen buharlı lokomotifin yerine dizel motorlu bir torunu gelip sizi kurtarana kadar.

DSC_7341

DSC_7342

Milli parka gittik, Ruslardan kalma eski kamyonlarla – ki kamuflaj giysileri hala üstlerinde. Buz gibi sularda yüzdük. Şelalenin (Caburni) altına kadar gidecek gücüm yoktu, akıntı izin vermedi. Rehberimiz çok iyiydi, sadece çok fazla ‘officially’ diyordu! Kahve gördük dalında, lezzetliydi. Sonra alabildiğine palmiye. Koca bir kayalığın üstü dantel gibi örümcek ağıyla kaplıydı. Sonra ufak bir yılan başını yuvasından uzattı, öylece uzun süre kaldı. (faydalı bilgi: Küba’daki yılanların hiçbiri zehirli değilmiş.) Milli kuşu gördük, uzaktan da olsa. Renkleri ve ürkekliği hayranlık vericiydi.

Trinidad’da son akşam. Son akşama en güzel manzaralardan biri sığdı. Şehri turlayıp tepedeki yıkık kiliseye çıktığımızda – tam vaktinde – gök kıpkırmızıydı.

DSC_7403

DSC_7425

DSC_7431

Akşamın darında uçurtma uçurmaya çalışan çocukların gözlerinde parlıyordu aynı kızıllık. Ve atların üzerinde sigaralarını tüttüren ağabeyleri.

DSC_7450

Tel örgülere aldanmayın, guya yıkık kiliseyi korusun diye çevrelenmiş, yoksa kimse mahpus değil. Tam tersi, tel örgünün içi de dışı da oyun sahası.

DSC_7445

DSC_7446

DSC_7448

DSC_7461

Muz cipsi yiyoruz. Meyvenin böyle kızarabilmesi, şaşılacak şey!


La Musica

Nihayet kendimi müzikten bahsetmeye ikna edebildim. Söylemeye gerek yok, müzik her yerdeydi – duymadığımız zamanlarda bile kıvrak bir yürüyüşte kendini belli ediyordu. Ama asıl dans ve ritm bir sır gibi saklanıyordu yabancılardan. Kime sorsanız, hatta sormanıza gerek yok birileri mutlaka yanınıza yaklaşıp şunu söylüyor: Buena Vista Social Club. Herkes biliyor ki burası bir düdükleme mekanı, gitmiyoruz. Ama kulağımız her melodi duyuşunda acaba mı diyoruz, gerçek bir yerden mi geliyor ses? Ama yok, hepsi birer sahne.

DSC_7148

Tesadüfen Plaza Vieja’da (Havana) bu gösteriye rastladık. Gösteri olduğunu gizlemiyordu en azından, samimi geldi, durduk izledik. Okul çıkışıydı ve saç örgülü kızlar da sıralanmıştı seyirciler arasına. Yetenek başka bir şey. Her tanık olduğumda insanüstü bir şeylerin havada dolaştığını hisseder, ürperirim.

Trinidad’a vardığımızda (ülke olan değil, Trinidad de Cuba, en eski yerleşim yerlerinden biri – bir sonraki yazının konusu) henüz bir Casa de la Musica ya da Casa de la Trova gecesi yaşamadığımızdan dolayı bir miktar hayal kırıklığı taşıyorduk yanımızda. Burada kesin gitmeliydik. Ve de gittik.

Casa de la Musica, kentin merkezindeki taş merdivenlerin üzerinde bir açık hava gazinosu. Her akşam çeşitli gruplar birbiri ardına sahne alıyor. Sahnenin önünde bir alan dans edenlere ayrılmış. Birlikte dans eden iki kişiden yüzü güneş yanığından parlamayanı izlemek enfes. Diğeriyse muhtemelen salsa kursunun organize ettiği bir gezinin hakkını verme çabasında.

DSC_7289

Casa de la Trova. Karşımda uyuyan bir adam, yerel dansçıların sıra sıra oturduğu duvarda. Çok uzun süre gözleri kapalı kaldı gerçekten, uyuyordu mesai başında ve o çok seslilikte.

Bir çeşit konsomasyon hali mi diye sordum kendime, cevabı yok. Bin yıllık şarkıların ve dansların turist eğlencesine dönüşmüş olması. Sadece buralıların gidip kendi kendilerine eğlendikleri bir yer var mı? Sır.

Çok güzel dans ediyorlar, yani hakkını veriyorlar vesselam. Hatta bir şekilde yabancıları da dans ettirmeyi başarıyorlar. Beyaz ve siyah ellerin yıllar ve acılar sonra dans pistinde buluşması. Siyahın bağışlayıcılığı, göstermeyişi kiri ve acıyı.

Bir o kadar zayıf, siyah ve saçları beyaz bir adam, kocaman gülümsemesiyle içten dans ediyor. Yaşını da almış halbuki ama daha genç belli. Dans değil de başka bir şey izliyoruz o adamda. Yaşamı ve doğayı sevinçli bir kavrayış, bembeyaz dişlerini hep gösteren bir kabulleniş.

Müzik ve dans, insanların nasıl eğlendiği o toplum hakkında çok şey anlatır. Özellikle kadınla erkeğin birbirlerine göre yerleri mevzuunda. Ya da erkeğin kadını nasıl gördüğü, ona nasıl davrandığı. Anlıyorum ki Küba’da kadınlar eşit, el üstünde tutulup hürmet görüyorlar. Daracık bluzları ya da kısa şortları başlarına kötü şeyler gelmesinin hafifletici sebebi olmuyor, erkekler adam gibi davranıyor.

Hasta Siempre’nin bin çeşit yorumuyla birlikte aşağı yukarı bu şekilde kaldı kulaklarımızda Küba. Bir ülkenin müziğini duyabilmek zaten üç haftada mümkün olabilir mi?


Santa Clara

Trenin raydan çıktığı yer. Zaferin son hamlesi Che komutasında bu kentte yapılmış. İşbirlikçilere cephane taşıyan tren bir iş makinası yardımıyla raydan çıkarılarak durdurulmuş ve silahlara el konulmuş. Bunu takip eden yirmi dört saat içinde de zaten diktatör, geri kalan uzun yaşamını refah içinde sürdürmek üzere ülkeyi terk etmiş.

Che buralı sanki. Şimdi ondan kalanlar, yıllar sonra Bolivya’dan geriye ne alınabildiyse, bu şehirde bir müzede. Devasa bir de heykeli var. Müze ilginçti, çok büyük olmamakla birlikte bir insan hakkında bu kadar hatıra/obje toplanabilmiş olmasına hayret ettim. Doktor önlüğü, astımı için kullandığı nefes açıcı ve günlüğü.. Bir insanın el yazısıyla ancak aklından geçenlere yaklaşılabilir. İdealleri için savaşmış, savaşmayı öğretmiş ve ölmüş bir adam. Ve Arjantin’den bir kaç çocukluk fotoğrafı ailesiyle. Kimse masum değil, fotoğraftaki o çocuk hariç..

DSC_7215

Kahramanların ve dönüştürüldükleri kültlerin değil, ideallerin peşinden gidebilmek mesele. Meydana çıkan ara sokakların birinde sebepsiz arkamı döndüğümde bu üç okullu kızı gördüm. Kirli sokaklarda bembeyaz çoraplarını kirletmeden yürümesini biliyorlardı bir şekilde. Yüzleri aydınlığa dönüktü.

Santa Clara daha çok bir duraktı gezimizde ama burada durmuş olmaktan memnun ayrıldık. İki gün için bile olsa turist kalabalığının izlediği rotadan sapmıştık. Hatta olmayacak şey, bir tanıdığa bile rastladık. Hemen önce kaldığımız Cayo Santa Maria’daki cankurtaranlardan biri. Bizi tanımış, yanımıza geldi merhaba demek için. Dünyanın kanlı tarihinin bir sonucu olan güzelliğinden utanır ya da farkında değil gibi bir hali vardı. Heyecanlı ve mahçup konuştu yabancı diliyle, sonra özür dileyerek ayrıldı yanımızdan. O kadar mütevazı ve buralıydı.

 


Havana II

DSC_6923

Hotel Nacional’in bahçesinde oturmuş serinlerken artık iyice alışmıştık kente. Bazı sokakları harita yardımı olmadan buluyorduk hatta. Tarihi otelin bulunduğu Vedado semtine coco-taksiyle geldik. Başta biraz tuhaf hissettik önüne mobilet takılmış dev bir hindistan cevizi kabuğunun içinde olmaktan. Ama Malecon denen kordon boyunun en keyifli seyir şekliymiş meğer. Zira sahil şeridi yürünmeyecek kadar uzun ve biz de eski klasik otomobillerle piyasa yapmayacak kadar özenliydik.

Otel eski ihtişamında misafirlerine hizmet vermeyi sürdürüyor belli ki. Eski ihtişamını ben bilmem elbette ama öyle diyorlar. Göğsünü okyanusa ve ana karaya karşı germiş, oldukça büyük bir bina. Kapıları herkese açık, bir yandan da görülecek yerler listesinde çünkü. O kadar gitmişken bir mola verelim dedik, bahçesinde denize karşı cuba librelerimizi yudumlarken söylemesi ayıp, kulağıma tanıdık bir dil çalındı. Yan masada bir kaç adam Türkçe konuşuyorlardı. Daha doğrusu Türklerdi. Yavaş yavaş çoğaldılar, dört beş kişi oldular. Belli ki gece uzundu ve ancak uyanıyordu bütün tayfa. Bünyelerindeki fazla yağ, ayakkabı markaları ve bıyık şekilleri kimlikleri hakkında yeterince bilgi veriyordu. Selam vermek gelmedi içimden. Zaten onlar oralı kadınlar üzerinde bir tartışmaya başladıklarında biz kalkıyorduk. Malum mahalle baskısı ülke sınırlarının dışına çıkmıyor.

DSC_6830

Eski şehrin dışına çıkınca çehre epey değişiyor. Merkez daha bir varoş, biraz daha ilerleyince başlayan Miramar semti ise nezih deyim yerindeyse. Binalar, bahçeler bakımlı, bir kısmı dış ülke temsilcilikleri zaten. Sahil restoranlarla kapatılmış gibi. Ama mevsim kış(!), in cin top oynuyor. Biraz soluklanmak için mekanlardan birine girdik, asıl yüzleri denize açılıyor elbette. Tam da halk havuzlarının yanındaymışız meğer. Havuzlar boş, bir kaç çocuk oyun oynuyor umarsız. Ama o denize özenen mavi duvarların yoğunluğu beni etkiliyor. Uzun uzun bakıyorum. Hava rüzgarlı, deniz huzursuz. Havuzlarsa tam tersine bomboş. Özellikle aşırı sıcaklarda buralar ana baba günü olurmuş. Hayal etmekte zorlanıyor insan. Sonuç: iyi ki kış(!)ın gitmişiz.

DSC_6855

Yükselen turizmin geliriyle kentte şimdilik dört tane meydan restore edilmiş. Binalar, yollar, kaldırımlar. Bir adım öteye geçince asıl doku başlıyor. Yani müze değil de içinde yaşanılan sokaklar.  Burada da bir kentsel dönüşüm projesinden bahsedillir olmuş son zamanlarda. İnsanlar pek ciddiye almıyor şimdilik. Dönüşmüş halini görmek istemem. Onca yolu şekerden evler görmek için gitmiyor insanlar. Kentler dönüştürülmez, kendileri değişirler zaman içinde ve sakinleriyle birlikte. İnsanlar gelişip ilerledikççe yaşam alanlarını da dönüştürürler. Bunun dışındaki her zoraki hamle, süslü proje isimlerine aldanılmasın, gettolaştırma, yer altına itmedir.

DSC_6878

Sokaklar kirli evet, yağmur yağınca gölcükler oluşuyor hemen. Ama evler hep rengarenk insanları gibi. Denizden gelen bir ışık var, en dar sokağa bile bir şekilde ulaşıyor. Kediler ve çocuklar var hiçbir şey olmasa: gelişmiş ülkelerin yitirdikleri en değerli şeyler..

Turistler can sıkıcı. Turist olmamak için ne kadar gayret etsek de kendimizi ele veriyoruz, benzimiz soluk nispeten, giysilerimiz farklı ve öz güvenimiz eksik. Laf atmalara alıştık. Görmezden gelmek başlarda beni üzdü ama başka çare yok. Halbuki çıkarsız gelebilseydik göz göze isterdim. Ama işte turizm canavarı fakirliğin üzerine gitti mi insanlıktan çıkarıyor, devrim ruhu sızlıyor inceden, Che mezarında ters dönüyor.

Ama mesela Eugenio vardı, kaldığımız evin Fabio ile birlikte sahibi. Onu hiç evde görmedik. Hep sokak kapısının önünde bir sandalyede otururdu. Gece geç saatte döndüğümüzde bile onu orada şapkasının altında uyuklar bulurduk. Tıkırtımıza uyanır, gülümser ve hola derdi. Hatta başlarda bize kapıyı bile açıyordu ama sonra bizi de evin sakinlerinden saydı belli ki. Her karşılaşmamız ayrı bir sevinç baloncuğu patlatıyordu nedense içimde. Hiç fotoğrafını çekmedim.

 


Havana I

DSC_6896

Bir kente ilk defa akşamın darında varırsanız bir başka görünür haliyle. Gerçekte olduğundan biraz daha ürkütücü, hafiften efsunlu, çok da hoş geldin demeyen. Öyle tuhaf bir vakitte indik biz de Havana’ya. Sırtımızda çantalarımız ve ön yargılarımız olduğu halde havaalanından şehre yol alırken karanlık artık iyice çökmüştü. Yabancıladık haliyle, yabancıydık bir hayli.

DSC_6885

Sonradan iyice hakim olacağımız bir cetvel keskinliğinde birbiriyle kesişen kentin caddelerinde adres tarifi biraz tuhaf. Bina numarası kimseye pek bir sey ifade etmiyor, zira caddeler bir hayli uzun. Cadde veya sokak ismiyle birlikte aranılan binanın o cadde veya sokağı dik kesen hangi iki cadde veya sokak arasında kaldığını da belirtmek gerekiyor. Kulağa karmaşık gelse de aslında çok mantıklı ve geometrik. Kendiliğinden değil de bir amaç uğruna kurulmuş kentlerin mimari soğukluğu, insanların o düzende yarattığı kaos sayesinde neyse ki çok az hissediliyor.

DSC_6888

Kaldığımız ev beklentilerimizin çok üstünde. Terası ise muhteşem. Çıktığımızda boydan boya bembeyaz çarşaflar asılıydı. Bugün çamaşır günü dedi Fabio. O haliyle çok daha güzel olduğunun o da farkındaydı belki ama bizi tanımıyordu.

Tam bir koloniyal mimari örneği, yüksek tavanlar. Antika diye eski süsü verilmiş ucuz mobilyalarla döşeli Avrupa otelleri halt etmiş. Buradakiler gerçekten antika. Minik heykeller, biblolar, gümüşlükler bin bir çeşit porselen dolu. Ev değil de sanki yirminci yüzyıl ilk yarısı dekorasyon lezzeti üzerine bir müze.

Odada tavandan yüksekliğin yarısı kadar sarkıp etrafı epey bir aydınlatan ilginç bir avize var. Sonra bol aynalı dolaplar, tuvalet masası, komodin, vs. tam hanımlara layık! Düşünüyorum, bacasız endüstriye imalathane olmadan önce kimler yaşadı bu evde diye. Ruhu olan yapılardan.

Sokaklarında dolaşıyoruz bir aşağı bir yukarı. Akdeniz samimiyeti var, evlerin kapıları açık, her blok aynı evde yaşayan büyük bir aile gibi. Oturma odası sokak kapısından başlıyor. Yer döşemelerinin kaldırımlardan pek de farkı yok. Herkesin ayağında terlik var nasılsa!

DSC_6936

Açık bir sokak kapısından bakınca bazen çok dar ve dik ve ucunu görmenin mümkün olmadığı bir merdiven boşluğu, bazen de diğer bloğa kadar kesintisiz uzanan yine dar bir koridor görüyoruz. Hangi daire nerede bitiyor nerede başlıyor belirsiz. Yerli olmayanlarda labirentimsi bir aidiyetsizlik hissi bırakıyor bu yapı. Yaşayanlarsa hallerinden memnun görünüyorlar.

DSC_7146

Ama en mutlu olanlar elbette çocuklar. Her şeyleri var, hiçbir şeyleri eksik değil. Yoksa da herkesin yok, özenti denen o çocukluğun en acımasız törpüsünden muhaflar. En güzel giysileri okul formaları ve hepsine veriliyor. Hiç sıkıcı ya da askeri değil, normalde de sokakta oynayan bir çocuğun giyeceği türden bir gömlek ve şorttan ibaret.

DSC_7121

Gri ve lacivert olmayan renklerden seçilmiş, eşitsizliği ertelemiş, ne güzel düşünülmüş. Kreşe giden çocukların forması ise tam bir şenlik: mavi beyaz (bayrakları) pöti kareli! Trinidad’dan sonra bahsedeceğim ama yeri geldi şimdi bir anının: Dolaşırken bir kreş gördük sokaklardan birinde. Uyku saatiydi. Odanın ortasına kurulmuş bembeyaz minik hamaklarda, yine beyaz gecelikleriyle öğlen sıcağında kestiriyordu bebeler. Böyle bir manzara ömrümde görmedim. Bizim şaşkınlığımızı gören bakıcıları gülümsedi, el salladı ve yine işaretle (sessiz oluyordu çünkü çocuklar uyanmasın diye) fotoğraf çekebileceğimizi anlattı. Yok dedim sağol, bu kare bana kalsın!


Puro = Saf

DSC_7039

Tütün tarlaları arasında yürüdük. Henüz yeni fidelenmişlerdi. Kışın(!) dikilirmiş tütün, ki ıslak yaz gelmeden büyüsün, toplansın ve yağmur her şeyi ama en çok da havayı ıslatırken, ılık ılık dinlensinler. Öyle gelirmiş o katıksız tat tütüne.

DSC_7067

İçleri boş olduğu halde yaprakların kurutulduğu klübeler mis gibi kokuyordu. (Aklıma tütün kolonyası geldi!) Damarlarında zehrin gizlendiği buruşmuş yapraklardan, yanmadan önce gelen, olgun ve ılık bir koku.

Puro saf, katıksız demek. Yani içinde tütünden başka bir şey yok gerçekten. Her yaprağın ana damarı, en çok nikotin burada biriktiği için, çıkartılır öyle sarılırmış puro. Ve duman içe çekilmediği, en fazla genizde dolaştığı için de sigara gibi zararlı değil, ama tiryakilik baki..

DSC_7055

Gözlerini tam göremediğimiz, iyiliğini ama kahve çekirdeklerinden süzüp veren bir adam, gerçek bir Kübalı tütün çiftçisi, anlattı bize kendi dilinde, ama tane tane ve anladık hepsini, yapraklar nasıl fermente edilir, puro nasıl sarılır.. Sonra sardı verdi birer tane anlatırken. Sol elinin baş parmağının tırnağı çok uzundu, nedense, belki eksik olan bir aletin yerine kullanıyordu.

DSC_7061

Vinales Vadisi’nde insanlar tütünün hem kölesi hem efendisi. Her şey ona göre düzenlenmiş, hayatın takvimi burada bu sihirli ve zehirli bitki. Anlamı aynı zamanda. Toprağı işlemenin verdiği olgunluk ve kanaatkarlık var her yerde. Fazlasını istememek, gerek duymamak. Yetinemeyenler, gençler yani yeni yetmeler, durmuyormuş buralarda. Kalanlarsa bir sır saklıyor sanki, kendini bıyık altından gülümsemelerde ele veren. Mutluluk ‘aramamak’ta mı acaba?

 


Yolcu – The Traveler

Chris de Burgh dinliyorum. Bu aralar baska bir sey dinleyemiyorum. Herkesce malum Lady in red disinda The Traveler sarkisini bilirdim sadece ve en sevdiklerim listesine girmisti coktan. Kavganin her seyden önemli oldugu eski zamanlardan bir hikaye anlatiyordu. Intikami icin sakin ilerleyen ürkütücü bir adam.

Sonra nasil olduysa bir yerlerden elime gecti tüm albümleri, muhtemelen dayimdan aldim. Uzun zamandir kendimce bir müzisyen kesfetmemistim. Kesfetmekten kastim daha önce dinlemedigim birini oturup dinlemek, ama öyle meshur sarkilari disinda, albüm albüm dinlemek, yani anlatmak istedigini duymaya calismak. Ve karar vermek sonra sevip sevmedigime. ‘Yillarca dinlemeye devam edecek miyim yoksa peki deyip gececek miyim’ kesif süreci. Bu kez de The Traveler’in kalbimdeki nacizane yeri dolayisiyla onun da icinde yer aldigi Best Moves albümünden basladim. Ilk kez kulaklarima taktigimda Havana’dan yola cikmistik Cayo Santa Maria icin. Hasta eden klimali otobüste, sen ve gürültülü diger yolculardan biraz kendimi soyutlamak ve otobüs camindan tanik oldugum güzel ülkeyi daha huzurlu seyredebilmek icin.

Ve albüm basladi The Traveler sarkisiyla. Tanidik ezgi ve hikaye sardi beni, hafiften gülümsetti. Sonra Patricia the Stripper geldi, saskinlik ve hazla dinledim. Spanish Train’i daha önce dinlememis oldugum icin kendime kizdim. A Spaceman came traveling’de insanligin en eski hikayelerinden birini bir bebegin ninnisine baglayip anlatabilmesine hayret ettim. Hikayedeki annenin gitmekte oldugumuz adaciga adini vermis olmasi mekani bütünledi sanki. Crusader’sa hepten ilgincti: hakli ve haksiz, zalim ve mazlum, mümin ve kafir hangi tarafta oldugunuza göre degisir!

Küba üst baslikli bir yazida Arjantin dogumlu Irlandali bir müzisyenden bahsediyor olmam alakasiz görülebilir. Ama iste kesif bu yolculuga denk geldi. Ve albümün kendisi de ayri bir yolculuktu zaten. Seyahat biraz da insanin durup neler kacirdigini farkedebilmesi icin hayatta bir moladir sanki.

Bu arada elbette yerel sarkilari da dinledik, cok yetenekli müzisyen ve danscilar izledik. Onlari daha sonra anlatacagim.

Su an bu satirlari yazarken Dortmund konserini dinliyorum. Yakinlarda sevincle ögrendim ki 2013 Mayis’ta Regensburg’a geliyormus Chris de Burgh. Yeni yil planlarina büyük harflerle eklendi hemen!

 


Küba – devam edecek..

Çocukluk yıllarının dolu dolu üç ay süren yazlarını saymazsak ömrümün belki de en uzun tatilinden yeni döndüm. Hep gitmek istemiştim, sonunda gittik. Geç kaldığımı biliyordum, gidince bir kez daha anladım. Tabi uzun zamandır gitmeyi hayal etmiş olmamdan dolayı bir beklenti fazlası olması kaçınılmazdı elbette ama bu etkeni düşersek bile yine de mevsim sonu boş bir havuz hissi kalıyor.

DSC_6829

Yanlış anlaşılmasın, gitmiş olmaktan memnunum, çok eksik kalacaktım yoksa. Hiç de ufak olmayan bir ada ülkenin en azından yarısını keşfedecek kadar uzun kaldık. Tatilden çok öte bir deneyimdi. Bir süre sonra alıştık bazı şeylere, bir kısmını kabullendik bir kısmını daha az sevdik ama daha çok anladık neden öyle.

Yazmaya (daha doğrusu yazdıklarımı paylaşmaya) verdiğim uzun arayı böleyim ve daha bir süre bende yansıyan Küba’yı anlatıyor olacağımı haber vereyim diye böyle bir girizgah yapıyorum.

 


Güzel İzmir

Bu okuyacağınız yazı bir kültür sanat haberi değil. Bir süredir yazmıyor olmamdan dolayı bir çeşit ‘kusura bakmayın’ alt başlıklı memleket izlenimleri diyebiliriz sanırım.

Eylül’de bir süre Türkiye’deydim. Yılın benim için özel bir zamanıdır Eylül. Doğduğum gün bu aya denk gelir, bir de sokağa çıkılamayan bir yıla. Sırf yaz bittiğinden hüzünlüdür hiç bir şey olmasa. Ama bu kez sıcacıktı hep. Bir yağmur sıkıntısı havada asılıydı ama yine de pek yağmadı bulutlansa da arada. Serin olur diye yanıma aldığım hırkam bavuldan çıkmadan geri geldi misal.

Varış noktam İzmir’di. Güzel İzmir. Sıcaktan kavursa da çocuklarını hep güzeldir nedense. Gördüğüm kentler içinde en cok Atina’yı benzetmişimdir. (Atina İzmir’e benzer bana göre, İzmir Atina’ya değil. Daha eskidir İzmir ve daha güzel elbette.) İki şehirde de mis kokulu Akdeniz’e karşı balık yenir ve üzerine (Türk) kahve(si) ve tatlı ikram edilir.

Bu gidişimde malesef böyle keyifler yapmaya vakit yoktu. Bir kaç günümüz hastanede geçti, ben refakatçi kadrosundaydım. Hastane koridorları ve hiç dinmeyen ecza kokusu herkesi etkiler malum ama hastanede bir gece geçirmek başka bir şey. Bu ilk sefer olmasa da, belki de en ilginciydi. Zira zor zamanlar olmasına karşı çok kez gülümseme şansımız oldu. Hiç tanımadığı kişiye yardım etmeyi vazife bilen yurdum insanının sıcaklığı dolayısıyla, yoksa gülünç bir şey yok.

Kısmi uyuşturma ile ameliyathaneden dönen anneme doktorun talimatıyla bol su ve kafein içerikli içecekler veriyordum. O sırada öğle yemeği dağıtılmaya başlandı. Annem zaten yemek yemek istemediği için yemek almaya gitmedim. Ama sağolsun yemek dağıtan görevliler herkesin doğru yemeği alması ve aç kalmaması için özenle yapıyorlar işlerini. Bizim yemek almadığımızı farkeden görevli odaya geldi ve buz dolabının üzerindeki kola şisesini görünce iki elini beline koyarak bana dönüp “Ameliyattan çıkmış hastaya kola mı veriyorsun?” diye azarlar gibi sordu. Sadece “Ama doktor söyledi.” diyebildim. Bana pek inanmasa da başını eh dercesine yana eğip gitti yemekçi adam. Ve biz arkasından gülümsedik.

Annemin yatağı kapıya doğruydu. Duvar değil de gelen geçen insanları görsün diye. Yine bir bardak su vermiştim (doktorun talimatıyla!) ve yavaş yavaş onu içmekteydi. O sırada koridordan bir hasta ve yakını geçtiler. Herkesin bin türlü derdi olmasına rağmen kimse başı önde yürümüyordu bu hastanede. Kimse birbirine geçmiş olsun demeden geçmiyordu. Ve herkes bir diğerinin sağlığından kendini sorumlu tutuyordu. İşte gelişmiş ülkelerde parayla da olsa satın alamayacağımız hizmet buydu. Yine bu incelikte olan ve az önce kapımızın önünden geçerken annemin su içtiğini gören amca can havliyle döndü ve annemi “Aman kızım, ameliyattan yeni çıkmısşsın, 8 saat bir şey yiyip içmemen lazım!” diye uyardı. Annem de “Yok merak etmeyin, doktor söyledi.” diye teskin etti amcayı. Ve biz yine gülümsedik.

Gece oldu, bazı hastaların refakatçileri nöbet değiştirdiler. Yanımızdaki odaya da yeni bir refakatçi geldi. Annem yaşlarında bir kadındı. Kendi hastasının odasına girmeden, elinde eşyalar olduğu halde, kapıdan başını uzattı geçmiş olsun demek için. “Biz de yan odadayız, görüşürüz.” diye de ekledi gülümseyerek. Sanki yan daireye yeni taşınmış bir komşuydu. Biz sabah erkenden çıktık ve teyzeyi bir daha hiç görmedik ama o yine de bizden bu komşu sıcaklığını ve hayatından bir kaç dakikayı esirgememişti.

Bir kaç yıl önce, başka bir gelişmiş ülkede, bu sefer tek başıma yaşarken bazı akşamlar düsünürdüm. Yeşillikler içinde, dağ ve göl manzaralı cennet gibi bir yerdi. Apartmanda benden başka 3 aile vardi. Yani komşuculuk oynamaya çok müsaitti sayı bakımından. Ama orada oturduğum zaman zarfında kimse kapımı çalmadı. Apartmanın güzel de bir bahçesi vardı ama yaz aylarında bile kimsenin çıkıp oturduğunu görmedim. Bir kez biz indik elimizde çaydanlıkla o kadar. İnsanların birbirlerine bu kadar uzak, umarsız yaşamalarını anlayamazdım. Başıma bir şey gelse kimsenin haberi olmaz, çünkü kimse bu kızdan kaç gündür ses çıkmadı deyip merak etmez diye kendimi korkuturdum bazen. Alışmışız bir kere komşumuz evde diye rahat uyumaya, yeterince yanlızlaşamıyoruz.

Biraz daldan dala atladım gibi oldu, toparlayayım. Belki hastane koşulları buradakiler gibi değil ama yalnızlık az. Ve hastane gibi insanın fani yaşamdan ziyade başka mevzuları düşündüğü yerlerde bir insan sıcaklığı en mucize ilaçtan bile yeğ olabiliyor. Güzel İzmir’in güzel insanlarından mı yoksa şifalı inciri, üzümü, zeytininden mi bilmiyorum, capcanlı ve sağlıklı ayrıldık oradan. Çok şükür.

Bana nedense çok uzun gelen, ki uzun otobüs yolculukları uzmanlık alanım sayılır, bir otobüs yolculuğuyla eve döndük. Bir iki gün de doğduğum ve uzun süreler yaşadığım Istanbul’a uğrama fırsatım oldu. Ya ben yabancılaşmışım ya da Istanbul baskalaşmış tam emin değilim ama değişikti bu kez izlenimlerim. Ama bu da başka bir yazının konusu olsun..

26 Eylül 2012


Macahel..

Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Masalsi bir anlatim olsun diye yapmadim bu girisi, kelimelerin kendi anlamlariyla gittik ülkemin sonuna kadar. Kuzey ucuna. Savaslarin cizdigi sinirda, dost akraba insanlar cift dil sinirsizliginda yasamaya devam etmekteler. Artvin Macahel. Simdi Camili son köyün adi, dildeki cesitliligi zenginlik degil öcü görüp yer yöre isimlerini degistiren politikalar sonucu.

1800 metredeki Macahel Gecidini tirmanirken hava kararmaya baslamisti. Manzara inanilmaz, hem ürkütücü hem de insanin yüregini costuran cinstendi. Ben de buralara ilk defa geliyordum ama bir tek yol vardi ve onun da bu olduguna neredeyse emindim. Avrupali dostlarimiz ise hafiften endiselenmeye baslamislardi. 20 km boyunca hic bir tabela ve isaret görmedik, karayollari sagolsun. Yolun kenarinda duvar yüksekliginde kar kütleleri vardi hala, direnmis erimemis. Zaten kisin bu yok kapanirmis, gecidin berisindeki köylerin sakinleri özel izinle Sarp’tan dolasip giderlermis ilceye.

Sonunda pansiyona vardigimizda hava kararmisti ve yorgunduk. Yüzyillik bir bürokratik engel, iyi niyetli insanlar sayesinde asildiktan sonra odalarimiza yerlestik ve anne yemekleri yedik semaver cayi öncesi. Hersey ve her yer o kadar sessiz ve karanlikti ki. Zamanin durdugu ya da hic acelesinin olmadigi o tuhaf ülkelerden birine gelmistik sanki. Zaten bir sinirda olmanin heyecanini yatistiramiyordum icimde. Nedense bu durumu cok büyüttüm, olumlu anlamda yani. Bir kac adim atip baska bir ülkeye girilebilirdi, tabi sinir güvenligi cok önemliydi ve ihlal hos görülemezdi. Gitmek istiyorsak Sarp’tan girmeliydik. Bu tam olarak komsunuzun evine bacadan girmemek gibi birsey sanirim! Zaten öte tarafa gecmek degil, sinirda olmakti beni heyecanlandiran.

Sabah caglayan derenin sesiyle uyanip pencereden baktigimda böyle birsey gördüm. Bu kadar yesil olunabilecegine inanamadim. Sis herseyi daha da bir gercek disi yapiyordu zaten. Kahvalti sonrasi Gorgit Yaylasina tirmandik. Sisten pustan birsey göremedik ama yine de degdi. Bizden önce oradan gecmis bir orman sakininin yagmurla islanmis ama silinmemis ayak izi hepmimizi cocuksu bir ürkek sevince bogdu.

Daha nasil anlatayim bilmiyorum. Bir gezi yazisi yazmak degil cünkü niyetim. Sadece bir yerin, havasiyla suyuyla insaniyla bir vadinin, onu ziyarete gelmis yabancilari nasil güzel agirlayabildigini söylüyorum. Hem de hic birsey yapmadan. Bin yillardir oldugu gibi, sicak koruyup kollayan anne sefkati en iyi tarif ediyor Anadolu’yu. Hep diyorsunuz ki ne isim var baska kentlerde baska ülkelerde, böyle bir cennet hem de icinden kopup geldigim bir cennet köse dururken. Ama yine de gidilir. Kisa bir ziyaret sonrasi öpüp koklayip geride birakilan bir anne gibi, göstermez göz yaslarini. Dopdoludur hep, kendine yeter, ihtiyaci yoktur size. Ama her yer oldugu gibi yine insanla, kalabalikla, coklukla daha güzeldir.

Not: Hala bu yaziyi yazdigim siralar Macahel’den üzücü bir haber geldi. O gün oraya gitmeseydik bir insani hic tanima sansimiz olmayacakti. Hayat böyle tuhaf, gecici, tozlu toprakli bir ruya iste..


Sümela..

Vardigimizda hava sicak ve nemliydi. Avrupa’nin hissiz soguklugundan ucup gelmistik bu sasirtici kiyilara. Daha ayaklarimiz topraga bastigi andan itibaren bizi gülümseten olaylar zinciri basladi. Ama bu yazinin konusu baska, daha yesil ve sisli birseyler anlatmak istiyorum.

Dügün telasindan düstü yolumuz Trabzon’a. Telas baslamadan Sümela’ya cikalim dedik. Modern yasamin agirligi olan bavullardan kurtulur kurtulmaz kendimizi sehre attik ve manastira giden dolmuslari bulduk. Biraz gec kalmisiz ama yine de götüreyim dedi dolmus soförü. Macka’da bütün yolcular indi ve biz devam ettik. Soför Bey iyi, sicakti. Ön tarafa gelin daha iyi görürsünüz manzarayi dedi. Sonra klasik nerelisin sorusu. Senin memleket düzdür dedi bana. Eskiden denizmis denilen altin bir kaseden gelir köklerim, ki ben orada hic yasamadim – ögretmen cocugu trajedisi. Aylardan Mayisti biz Sümela’ya cikarken. Daglar süslendi hep dedi. Alcakliklarda görülmeyen cicekleri gördük.

Sisten bir percem yapmisti yüzüne Sümela biz cikarken, nazlandi göstermedi kendini. Dolastik kapisina geldik, bir zamanlar Allah yolunu arayanlarin geldigi gibi. Pencerelerinden görülen bir inanilmazlikti. Insan burada yasadigi her sabah ayri hayrete düser, iman tazelerdi mutlaka. Diye düsündüm nacizane. Ama geri dönerken artik tanis sayilirdik diye herhalde, daha fazla gizlenmedi. Kivrimli yolun bir noktasinda sanki basini egip göz kirpti bize. Sirtini dayadigi kayaliklar vahsi, hakim oldugu vadiyse olayanüstüydü. Hasmetinden yanina yaklasilmamasi gerekirken insana hissettirdigi mütevazilik akillara zarar.

Vadi olur yesil olur da iclerinde deli sular caglamaz mi? Böyle süt gibi sakin ve ipeksi degiller aslinda elbette Mayis ayinda. Kisin bütün kari sogugu erimis derelere dolmus, ucarcasina Karadeniz’e akiyorlar. Bu kavusma telasindan ve sicrayan damlalardan gözleri doluyor insanin . Ama yine de zamanin yavaslatilabildigi bir makinenin icine bu isikli görüntüyü hapsedebildim.

Tahrip edilmis freskolar ve zevksiz restorasyon politikalarindan bahsedip, o ögleden sonra aldigimiz hazzi gölgelemek istemiyorum, bunlar zaten ülkemizin bilinen halleri. Herseye ragmen doga o kadar ihtisamli ki, günümüze kadar ayakta kalmasaydi bile manastir, sirf orada insa edilmis olma ihtimali bile insani gökyüzüne bir adim daha yaklastiriyor.


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.