En Son

B16

Yolum ormanlardan geçiyor. Ayazdı, kırçtı başladığımda. Isındı yavaş yavaş. Bahar kıvranıyordu geleceğim diye ama kışın pılını pırtını toplaması uzun sürüyor, çok dağıttı bu sene. Ama yine de ılıklıklar yeşillikler boş buldukları yerlere yerleşmeye başladılar çoktan. İlk çiçekler boy gösterdi sonra. Tam kıpır kıpırdamak üzereyken içim, yol üzerindeki hüzünler arttı. Karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakmaları ve ondan sonra gerçekten güvenliyse ancak karşı tarafa geçmeleri öğretilmemiş orman sakinleriydi. Birileri aramış mıydı, beklemiş miydi dönmelerini? Umuyorum ki ormanda her şey çabuk unutulsun ki başlasın bahar telaşı.

Beklenmedik bir sıcak günde gördüm. Sabahtı. Yolun kenarındaydı. Arka ayaklarının üzerine oturur gibi – belki de ayakta duruyordu – elleri sanki burnunu kaşıyor gibi – belki de bir şeyler yiyordu. Kocamandı. Benim gördüğüm en kocaman yabani tavşandı. Harikalar diyarından kısa süreliğine dünya tarafına geçmiş gibi, bilge görünümlüydü. Belki yaşını almış. Yolun kenarındaydı, geçme niyeti var mıydı bilmiyorum ama ben yavaşlayınca ürker gibi oldu ve geldiği tarafa doğru gitti. Kaçmadı, yok. Dönüp daha da bakmak istedim ama yanından geçip bağlandığım yolda her şey daha hızlı akıyordu ve uymazsam tehlike.

Akşam oldu eve dönüyorum. Artık evden önceki son sokaklardan biri. Bir sincap boyundan büyük süslü kuyruğunu savuraraktan önümden karşıya geçmesin mi? Ben bu cümleyi kurana kadar o bir sonraki ağaca tırmanıp gözden kaybolmuştu.

Belki de artık iyice toplanmış bulutların gölgesinden ve buhardan neredeyse ıslanmış havanın ağırlığından artık ne hayvan ne insan göremez oldum. Ben de dahil herkes evine yuvasına çekildi. Kapılar kapatıldı ama pencereler açık bırakıldı. Hıdır ve Ellez buluşacaklardı o gece çünkü, belki bize de uğrarlardı. Kendilerini görmedim ama bereketleri deli yağmur olup indi gökten. Bütün gece ve ertesi sabah. Son bir kaç haftadır her şeyin üstünü örtüp herkesi hapşurtan tozu toprağı yıkadı. Arınmış hissettik o sabah, arınmak mümkün olmasa da.

Paskalya, nevruz, Hıdrellez, vs. Anadolu’nun iyi yürekli tanrılarının icad ettiği bütün bayramlar. Kurtla kuşla çiçekle gülle ve illa ki tavşanla kutlanan. Ateşle suyu, yanmakla temizliği birleştiren. Kutlamasak hatırlamasak bir şey olmuyor. Dileğini tam o gün dilemesen de oluyor belki. Ama sen dilediğin için olması, yani günümüz diliyle mesajına cevap almak bir derin nefes aldırıyor insana bu sonsuz boşlukta. İnanmanın dayanılmaz hafifliği.

Gereksiz yazıma burada son verirken tüm dostlara hıdrellez bereketi dilerim!

Anne İşe Gidince

Henüz tecrübe taze, hisler nasır tutmamışkan yazmalıyım. Öbür türlüsü ahkam kesmek olur.
İki hafta oldu işe başlayalı. Sabahları kızım uyanmadan evden çıkıyorum. Akşamları da onun uyku saatine kadar 2-3 saat bir vaktimiz var. Ve de tabi haftasonları, ki kendileri iple çekiliyor. Yeni düzen bu. İlk iş günü akşamı eve geldiğimde bana babasının kucağından karanlık karanlık bakması dışında hemen uyum sağladı; arkamızdan ağlamıyor, hayatından memnun görünüyor. Tabi o çocuk zihninde neler döndüğünü, minik yüreğinde hangi hislerin çarpıştığını bize tarif edebilecek yaşta değil henüz. O yüzden de belki değişikliklere alışması nispeten kolay oluyor. Yine de bazı akşamlar sebepsiz karın ağrıları ya da yatağa gitmekte direnmeler gibi ufak dramalar yaşanmıyor değil. Ama önceye göre belirgin bir sıkıntı yok.
Çocuk bu sonuçta, alışıyor uyum sağlıyor her şeye bir şekilde. Peki ya büyükler? Kafalarının içindeki o çatık kaşlı sorgu yargıçlarıyla büyükler nasıl alışıyor? Önce sorulara bir bakalım:
Neden çalışıyoruz? Sadece para için mi? Öyleyse değer mi, hali hazırda evi geçindiren bir bey varsa? Değilse başka nedir çalışmaktaki amaç? Yaptığımız işlerin anlamı ne? Dünyayı değiştiremiyorsak nedir bu çaba? Vs vs.
Biraz gerilere gidelim. Beni çalışan bir anne büyüttü. Elbette çalışan babayla birlikte. Anadolunun kendileri soğuk ama insanları sıcak köylerinde geçti çocukluğum. Bakıcı bulmak mesele değil, kim hocahanımın kızına bakmak istemez ki! Köyün genç kızları sıraya girer, ben onların aralarından seçerim. Aman ne keyif! Sonra okul, e ona da anne babayla gidip onlarla dönüyorum. Malum öğretmenlik kadın için ideal meslek!
(Buradaki ünlemi ve taşıdığı ağır kinayeyi vurgulamak isterim. O insana – kadın, erkek, olası başka cinsler – uygun meslek vardır ve kişi hayatını ona göre şekillendirir. Meslek algılarındaki cinsiyetçilik toplumsal yapıdan bir türlü sökülüp atılamayan feodal köklerden gelir ve sakıncaları malum. Parantezi kapatalım, bu başka bir yazının konusu.)
Sonra kente geldik, ortaokul lise yılları. Annem hala bir köy okulunda çalışıyor ve epey bir yol gidip geliyor. Yani ben eve ondan önce geliyorum. Gönlümden geçiyor elbette annem evde olsa şimdi, belki poaça kek kokuları gelse fırından, ben de hemen çantamı fırlatıp önlüğümü çıkarıp mutfağa koşsam. Ama biliyorum ki önemsiz çünkü annem bunların hepsini fazla fazla yapıyor. Hafta içi hepimizden önce kalkıyor, herkesin kahvaltısını beslenmesini hazırlıyor, herkesten önce evden çıkıyor ve herkesten sonra gelip yine hepimizle ilgileniyor. Şikayet etmiyor, yoruldum demiyor. Çalışmayı seviyor. Çocukları seviyor en önce. Yetiştirdiği çocukları da ayırmıyor öz çocuklarından, yüz üstü bırakmıyor onları. Ve ben gururluyum annem çalıştığı için. Sebebini tam açıklayamasam da bu hep böyleydi.
Yıllar geçti sıra bana geldi. Öyle gerekti, işimi gücümü bırakıp Regensburg’a eşimin yanına geldim. Almanca öğrendim önce. Yeniden okula dönmek gibiydi, böylece ilk aylar keyifle geçti. Yeni bir yerde yeni bir hayata başlamanın heyecanı da cabası. Sonra birden evdeydim. Dünyanın bütün zamanı bana vakfedilmişti, ne istersem onu yapabilirdim ama olmadı. Bir şey yapmak istemedim. Kendimi bildim bileli sabahları kalkıp ya okula ya işe gittim. Ve şimdi nasılsa gidecek / gitmem gereken bir yer yoktu. Kimse beni beklemiyordu. Zordu. Rahata alışamadım bir türlü. Sonra birden bütün odak değişti, hayatımın çok farklı ve belki de en özel dönemine girdim kızımla birlikte. Çalışmak? E zaten yedi yirmidört, haftasonu tatil olmaksızın, gece gündüz meşguldüm! Böyle geçti zaman uçarak ve bir sabah kızımı yuvaya götürdüm, eve döndümdüğümde zamanın geldiğini biliyordum. Bana bağımlı değildi artık, bana ihtiyacı vardı ama bağımlılık azalmıştı. Artık sorumluluğu başkalarıyla (baba, yuva, bakıcı, anneanne, vs.) paylaşarak böylece bana kalan zamanda çalışma hayatına geri dönebilirdim.
Ve işte uzun bir moladan sonra yeniden sabahları kalkıp işe geliyorum. Akşamları ise koşa koşa eve. Geç dönmemek için sabahları daha erken kalkıyorum. Aynı miktar iş çok daha dar zamanlarda hallediliyor, hayatımızın verimi ve haftasonlarının kıymeti katlandı.
Yargıç hala bazı karanlık sabahlarda, uzayan mesailerde, yorgun akşamlarda sesini yükseltmeye devam edecek elbette. Ama kalemini kırıp karar veremeyecek asla çünkü bizim gibi o da bilmiyor ne doğru ne yanlış. Doğru ve yanlışa siyah ve beyaz dersek, o zaman herkesin kendine yakıştırdığı bir gri tonu hayatta yaptığımız seçimler.

Anne Olunca

Anne olunca anlarsın derdi ya annelerimiz. Ben öncesinde de anlamıştım. Anlaşılmayacak bir şey yok çünkü aslında: Kendi hayatının bittiği, bir diğerinin başladığı nokta.
İnsan çocuğunu kucağına almadan da onun ne kadar değerli olacağını ve hayattaki bütün öncelikleri alt üst edeceğini tasavvur edebilir. Çocuk seven için özellikle kendi çocuğunu ne kadar sevebileceğini aşağı yukarı tartmak belki mümkündür bile. Ama insanı asıl şaşırtan, savunmasız bırakan sevilmek. Masumiyete adını vermiş bir varlık tarafından koşulsuz ve sınırsız sevilmek. Kişi efsane aşklardan sağsalim çıkmış olsa bile böyle / bu şekilde sevilmiş olamaz. Ben kendi tecrübemle anladım ki anne olunca anlarsın ile bu kastediliyormuş. Olmadan, yaşamadan zira hissedilemez. Ve sonrasında hiçbir şey artık eskisi gibi olmaz.
Yaş ilerledikçe zaten hızlanan zaman bir çocuğun insan hayatına girmesiyle adeta uçar. Yedi yirmi dört mesaisi bitmeyen, hem fiziken hem de ruhen dünyanın en zor işlerinden biri derken abartmıyor olduğumu yaşayanlar bilirler. Özellikle de aileden uzakta ikamet ediliyorsa. Arkadaşlar elbette yardıma hazırdır ama onlar da her zaman çağrılmaz, acil durumlara saklanır. Böylelikle uykusuz gecelerle donatılmış uzun aylar bir çırpıda geçiverir.
İlk doğumgünü kutlaması da geride kalınca artık yuvaya başlama zamanıdır. Diye düşündük ve hemen yakında güzel bir yer bulup bizim ufaklığı yazdırdık. Bu sevinçli haberi Türkiye’dekilere söylediğimde şöyle şeyler duydum: Ayy daha çok küçük değil mi? Niye yuvaya yolluyorsunuz? Aman üşür, hasta olur? Vah tüh vs. Zaten ne endişelerle alınmış bir kararda böyle yalnız bırakıverirler insanı. Kötülüklerinden değil elbette ama bizde öyle alışılmış.
Çocuk evet daha çok hasta olur ama bundan kaçış zaten yok. Ya şimdi olacak, ya anaokulu ya da okul sırasında. Yani ilk ne zaman evin güvenli yalıtılmış ortamından çıkarsa. Çalışmalar gösteriyor ki, erken okula giden çocuklar başlangıçta daha sık hasta olsalar bile bağışıklık sistemleri erken geliştiği için ileriki yaşlarda – okul sıralarında ve sonrasında – çok daha az hastalıklara yakalanıyorlar.
Sonra bir gruba ait olması, birlikte oynanan oyunlar, etkinlikler, el işleri çocuğun gelişimi için çok önemli. Bu yaşta bir sosyal hayatı oluyor, paylaşmayı, beklemeyi, dünyanın sadece kendi etrafında dönmediğini öğreniyor. Kıyasla, evden altı yaşında okula gitmek için çıkan çocuğun travma yaşaması kaçınılmaz!
Bir önemli nokta da dil. Evde zaten iki dille büyüyen kızımız, burada yaşadığımız sürece bir de Almanca öğrenmek durumunda. Anne babadan duymadığı bu yeni dille etkileşim ne kadar erken olursa o kadar onun yararına. Mümkünse daha konuşmaya başlamadan. Bizim ufaklık şimdi her dilden kelimeler söylüyor. En önemlisi herkesin dediğini anlıyor. Kendini ifade ederken ama daha çok annenin dilini tercih ediyor. Yani şimdilik ana dili Türkçe!
Anne (ya da diğeri işteyken evde çocuğun bakımından sorumlu ebeveyn) için de daha sağlıklı bir durum. Hem günlük işler daha çabuk halloluyor ve insanın kendine de biraz zaman kalıyor. Bütün gün evde sıkılan bir çocuk ve onunla hem oynayıp hem ilgilenmeye çalışırken bir yandan da yemekti ev işiydi diye koşturan bir anne yerine, birbirini bir kaç saat de olsa özlemiş bir minik bir büyük insanın yeniden buluşmanın coşkusuyla oyunlarla rengarenk geçen bir öğle sonrası kulağa daha hoş gelmiyor mu?

Portofino – son durak

Yine çok uzun oldu yazmayalı, kusuruma bakılmasın. Sene-i devriyesi gelmeden artık bu İtalya gezisinin son yazısını yazmak elzem. Sürprizi yok yazının, başlık ortada, son durak Portofino. Hani şu meşhur şarkıdaki aşkın bulunduğu yer.

Çok güzel olduğunu duymuştum ama böyle cennetten bir köşe de beklemiyordum açıkçası. Konaklama çok değil aşırı pahalı olduğu için bir kaç kilometre uzaktaki bir köyde kaldık. Genelde de parasının hesabını bilmeyenler hariç bu şekil yaparmış. Otelimizin adı kediydi, bir başka Akdeniz şakası! Gece ama şöyle bir kalesi var ışıklar içinde.

DSC_8355

Ertesi gün kahvaltıdan sonra Portofino’yu ziyaret edip dönüş yoluna koyulmaktı amacımız. Arabayla kıyı boyunca ilerlerken bir sürü insanın yürüdüğünü gördük, amaç biraz spor ama daha çok da mevcut tek park yeri seçeneğinin sunduğu ilginç fiyatlardan kaçınmak. Olumlu tarafı park yeri bulmak zor değil!

DSC_8361

Portofino iki bilemedin üç sokaktan oluşan ve minik bir koyu olan bir köy, köycük hatta. Bir çocuğun pastel boya kutusundan fırlamış gibi rengarenk ve şen. Sebebini tam izah edemeyeceğiniz bir sevinçle sarmalanıyorsunuz. Su bile sadece mavi değil, renkli kayıkların dansından. Güneşli sırtlar yemyeşil parlıyor.

DSC_8403

Sakini var mı bilmiyorum, turistlerden seçebilmek mümkün olmadı. Ama bir film setinde yaşamak gibi olurdu herhalde Portofino’da ikamet. Ağaçların arasına gizlenmiş, kime ait olduğu bilinemez böyle evler de vardı o iki sokağın dışında. Bilinemezlik bir boşluk bırakıyordu sanki zamanın ve mekanın orta yerinde. Evlerin içlerinde kimse yoktu bana kalırsa, ya da daha doğrusu evlerin içleri yoktu.

DSC_8388

Fazla değil, bir iki saat geçirdik. Yürüdük. Kendisi resim sessizliğinde olan bu yerin fotoğraflarını çektik. Fotoğraflar gerçeğine nazaran bir tık soluk. Oysa güneş yıkıyor sabah akşam duvarları pencereleri, sıcacık. Gidilesi, görüesi..

DSC_8366

Cenova

Cenova’ya şöyle bir uğradık. Daha fazla ilgiyi hakediyor kesin, belki bir dahaki sefere. Arabadan kurtulup kendimizi karmaşık dar sokaklara dar attık. Açtık ve turistik bir lokantada ruhsuz bir makarna en son istediğimiz şeydi. Bu huysuzlukla onu bunu beğenmeyerek ilerlerken izbe bir lokanta çıktı karşımıza. Fiyatların ucuzluğunun itmesi gerekirken, ne kadar kötü olabilir ki bakış açısıyla daldık içeri. Ve o anda doğru yere geldiğimizi anladık. İçeride sadece yerliler vardı. Her şey çok basitti, masa sandalyelerden yemeklere. Birer tabak makarna yedik, yanında su içtik. Karnımız doydu, mutluyduk az sonra üzerine yiyeceğimiz dondurmanın hayaliyle. Ve başladık Genova sokaklarını arşınlamaya.

DSC_8335

Eski liman şimdi turistik bir yer olmuş. Özel teknelerin demirlediği bir yat limanı olarak görev yapıyor, binaları da sanırım dükkanlara çevirmişler ki hiç o tarafa kadar gitmedik. Her yer işportacı doluydu zaten. Meğer modanın kalbinin attığı ülke aynı zamanda taklit marka ürün cennetiymiş!

Cenevizlilerin ipek yolu ticaretinin kapısını tuttuğu zamanlardan kalma bir kalyon modeli limandaki en ilginç şey. Biraz fazla karayip korsanları rüküşlüğünde olmuş ama yine de insan gözlerini yumup tarih derslerine masalsı bir geri dönüş yaparsa etkileyici.

DSC_8344

Ama beni Akdeniz’e doğru bakıp gülümseten kentteki deniz müzesinin adının Galata olmasıydı. Bir yerde okudum – yanlış değilse – galata İtalyancada denize inen yol demekmiş. Ne güzel ne güzel!

Güney Fransa – Nice / Cannes

Devam edecek dedim ama epey ara verdim malum sebeplerden. Başlıkta Güney Fransa yazdığına bakılmasın, aslında bu da Kuzey İtalya seyahatimizin bir parçası. Politik sınırlar benim de başlığıma yansıdı, zararı yok. Kıyı aynı, deniz aynı ama insanlar yaşamlar farklı sonuçta.

Apricale’den yola çıktık bir sabah. Kahvaltıyı Nice’de yapmaktı amacımız. Kruasan artı kahve ikramları bitmeden yetiştik neyse. Mayıs ayına yakışır bir güneş vardı ceketlerimizi yan sandalyeye bıraktıran. Kahvaltı muhteşemdi. Tereyağı ve tatlı hamurun aromalı çayda kendinden geçişi. Başka bir şey lazım değil.

DSC_8209

Bir Akdeniz kenti Nice. Zorlarsanız İzmir’e benziyor sahili. Hava serin olmasına rağmen denize girenler vardı. (Bense tüm seyahat sırasında sadece ayaklarımı sokabildim denize. Bu gezinin en acıklı hikayesi!) Akdeniz mavisini tarife gerek yok, bir fotoğraf yeter.

DSC_8212

Çok oyalanmadık sonra, Cannes’a devam ettik. Otoban değil de sahil yolunu takip ettik gidişte hep, yol uzadı elbet ama maksat sahilleri dolaşmak değil mi zaten baştan beri. Otobanın memleketinden gelmişiz, biraz tali yol keyfi sürelim.

DSC_8219

Geçtiğimiz hafta film festivali vardı. Biz gittiğimizde kırmızı halı filan kalmamıştı ama bazı artizlerin el izleri baki. O meşhur merdivenler boşken o kadar da ihtişamlı görünmedi gözüme. Ya da her şey belki daha normal renkli cam abartması olmadan.

DSC_8220

DSC_8236

Epey dolaştık, büyük bir şehir değil zaten. (Istanbul yanılgısı.) Akşam yemeği yorgunluğumuzu aldı. Deniz kenarı küçük bir restoran. Bir iki turist masası ile iş çıkışı gelmiş şen şakrak yerliler. Ayıptır söylemesi, sebze yatağında levrek. Uyandırmadan yedik!

DSC_8225

Bir Günlük Denemesi: Son=Başlangıç

Kasım

İlk hatırlayabildiğim kıyıya vuran dalgaların sesi. Duymayan kulaklarıma hışırtısı sıcak kumlardan süzülerek geldi. Bembeyaz köpüklerin üzerinden sarkık çeneli, kirli gri, yaşlı bir balıkçıl kuşu geçti. Kahvaltıda yakalamayı umduğu minik yengeçleri taradı kıyıya yakın sularda ama nafile, bu sabah geç kalmıştı. Kuşu takip eden gözleri titreyerek henüz doğmakta olan günün kızıl ışıklarıyla kamaştı, yıkandı, kör oldu turuncu bir aydınlıkta. Ayakları kumda ilk dalgada dağılacak hayalet izler bırakıyordu. Adaya yabancı beyaz teninde ilk ışıklarla başlayan sımsıcak bir ısınma. Ayaklarından dudaklarına hızla yükselen mis gibi bir tuz tadı, yürüdü öyle güne doğru hiç bitmeyen bir kumsalı. Nişasta inceliğindeki ılık kumlarda attım ilk adımlarımı. Bir yengeç, cüssesine nazaran dev adımlarından ürekerek yan yan geçti önünden, ilk delikten soktu kendini içeri. Kumla aynı renk ve ayak izlerinin silinme hızındaydı, gözle takibi zor. Yaşlı balıkçıl kuşu, kum rengi bir yengeç, koyu kırmızı ojeli ayak izleri, turuncu ve küstah doğan bir gün. Bunlar ilk hatırlayabildiklerim. Bir de dalgaları kıyıya taşıyan ve saçlarının gürlüğünde sönümlenen uğul uğul bir rüzgar. Sesler, ışıklar, titreşimler… O sabah olan ne varsa bir okyanustan diğerine, içinde olduğum ve hep içimde olacak okyanusa ayak izlerinden aktılar.

Hayat suda başlamış ya, ya da suyla, benimki de farklı değildi. Bir kaç gün sonra başka bir kıyıda yine bir okyanusa komşu sıcak denizde buluyorum kendimi. Etraf su değil de havaymış gibi her şeyi berraklaştıran bir gözlük camından rengarenk balıklar görüyorum. Narin mercanların seyrine dalmış sevinç içinde yüzüyor. Suyun yoğunluğundan her şey bir ağır çekimde cereyan etse de, sabırsızlık içinde bir o yana bir bu yana çevirip duruyor başını. Siyah çizgili, hapishaneden yeni kaçmış sarı balık sürüsü. Mavi mor, edasından yanına yaklaşılmaz, tek başına püsküllü kuyruğunu sallayarak salınan başka bir balık. Cansız birer kaya parçası mı yoksa öğlen uykusunda usul usul soluyan bir yaratık mı olduğu belirsiz mercan kütleleri.

Tatlı bir yorgunluk ve ışıklar içinde çıkıyor sudan. Teknede bir banka bırakıyor kendini, yüzündeki memnuniyet ifadesi süzülen sularla akıp gitmiyor, kurulansa da orada. Sonra iştahla kaşıklanan deniz ürünlü bir pilav, denizin ürünlerini kenara ayırıyor her zamanki gibi. Tadını bilemiyorum hiçbir zaman. Şeker kamışı esanslı bir iki bardak alkol dolaşıyor ısınmış damarlarında. Dönüş yolunda kestirmek için harika bir bahane ama rüzgarın uğultusu bırakmıyor. Bir yandan da bir yaz sağanağı bastırmasın mı? İşte ilk yağmur kokusunu orada duydum, belki de bu yüzden hep biraz tuz tadı gelir damağıma her yağmur yağdığında. Ürpertse de üşütmez.

Nisan

Olduğum yerde usulca dönerek onu uyandırdım. Belki de uyanmıştı da öyle bekliyordu gözleri tavana dikilmiş, tam göremiyorum. Zaten çok rahat değil artık uykuları, epeyce kımıldıyor sağa sola. Boşlukta artık haddimden fazla mı yer kaplıyorum nedir? Ama elimde değil, her şey programlı.

Önce sağına döndü yavaşça, sonra doğruldu ve bir süre yatakta oturur vaziyette kaldı. Sonra kalkıp hızlı olmayan adımlarla banyoya gitti, ardında ılık bir uyku kokusu bırakarak. Bahar artık sanırım ki cam açık, içeride gece gündüz yeni yeşeren çayılarların çabası. Bir de yaramaz kuş sesleri. Duyuyorum artık hepsini çok net. Sadece kulaklarıma su kaçmış bir uğultu eşlik ediyor her şeye o kadar.

Geçenlerde eczaneden hediye bir yüz yıkama ürünü verdiler, son zamanlarda yüzünü onunla yıkamaya başladı. Sonra bir süre yüzünü ve ellerini kokluyor hep. Kokusu ona güzel ve eski bir şeyleri anımsatıyor. Çocukken sevilen bir akrabanın banyosu mu, biyoloji öğretmeninin hep tertemiz saçları mı, net değil. Her nasılsa mevsimle de örtüşen bir koku. İyi geliyor ona, gece boyu birbirine geçmiş omurlarını rahatladıyor rahiyası. Daha dik oturuyor.

Karanlık şarkılar dinliyoruz bu aralar. Tok sesli bir adam geldiğim yerden bahsediyor. Kulak zarı, örs-çekiç-üzengi bana kadar geliyor titreşimler. Uykumda da duyabiliyorum, ya da kaydedip sonra dinliyorum belki. Tam mekanizmayı çözmüş değilim ama tanık statüsündeyim her şeye. Gittiği her yere beni de götürüyor çaresiz. Başka türlü de yanından ayırır mıydı bilmiyorum. Aşk ve hayatın özünden imalim, tadımdan yenmiyorum yani!

Başka bir gün

Kendine işkence ediyor bazen. Hissedebiliyorum tam anlayamasam da. Bu aramızdaki et ve kandan oluşan bağdan kaynaklanıyor olabilir ya da dünya kurulmadan önce de el eleydik belki. Bu tür gizemlere girmeye lüzum yok. Önemli olan benim bu konuda henüz bir şey yapamıyor oluşum. Hareketlerim ve bunların onun üzerindeki etkisi sınırlı. Varlığımı tümden duyuyor biliyorum ama yine de henüz kendi kendisiyle meşgul. Tam olarak vazgeçmesi zaman alacak.

Kuş sesleri duyuyorum, özellikle sabahın erken vakitlerinde ve akşamın darlarında. Uykuyla uyanıklık arasında sıkışıp kalıyoruz bazen. İşte o zaman bir kaç yerli kuş şakıyarak imdadımıza yetişiyor ve gün başlıyor artık, henüz doğmamış olsa bile. Yürüyüşler yapıyoruz, tadına doyum olmayan. Güneşin artık iyice ısıttığı teninde bir pembelik, kemiklerinde d vitamini telaşı. Uyuyanların uyandığı bahar bazı hortlakları da yerinden oynatıyor bazen ama daha güçlüyüz artık. Bir iki süpürge sapı darbesiyle onları tozlu çekmecelerine geri tıkıştırabiliyoruz. Belki bir miktar baş ağrısı kalıyor geriye, o da öğlene kadar dayanamıyor zaten.

Birileriyle mutlu, heyecanlı konuşması şimdilik en büyük zevkim. Hiç susmasa ve ben hep dinlesem istiyorum. Ama genelde içinden konuşuyor. O zaman duyamıyorum ama hissediyorum yine de neler döndüğünü. Söyleyecek bir sürü şey birikiyor içimde ama henüz dillerini bilmediğimden sessiz kalıyorum. Zamanı geldiğinde hepsini anlatacağım ve o da yalnız olmadığını bilecek.

Zaman düzleminde yolun yarısını geçtik. Ben zamanı uzayan saçlarından tutuyorum, oysa takvim denen bir düzenekten yararlanıyor. Bazı derin uykularda ama şaşıyor takvim ve arada sanki bir gün hiç yaşanmadan (ya da iki kez yaşanarak) geçiyor. Ama benim için böyle karışıklıklara yer yok, çünkü saçları sabit bir hızla uzuyor.

Kalın, ürkütücü vızıltısıyla bir yabani arı açık pencereye geldi. Bir iki dönenip gitti neyse ki. Arılara saygımız sonsuz, bunu anladım. Ama yine de zarar görmek istemiyoruz onlardan yok yere. Sadece arılar mı, örümcekleri de seviyoruz mesela. Yerde sürünenlerden görmek istemiyoruz ama varlıklarının dengenin bir parçası olduğunu da biliyoruz. Herkes, olmak isteyen herkes var olsun. Ama birbirimizi görmek duymak zorunda kalmayalım her zaman. Örümcekler sessiz ve hep duvarların uzak köşelerindeler. Ağlarını örüp bekliyorlar ve eve bereket getiriyorlar. Yani öyle inanılır, biz de inanıyoruz. İnanmak doğal bir bebeğin parmağını emmesi kadar.

Mis gibi kokular yükseliyor bazen ocaktan. Ocak dediğime bakmayın, ateş yok ama kırmızı bir ışık yemeği kızdırıp pişiren. Hepsinden oburca tadıyorum. Her gün yeni bir tat yeni bir koku öğreniyorum. Öğrendikçe yine istiyorum. Yedikçe yerimde duramıyorum. Bugün ıspanak var misal. Daha önce yedim sanırım ama tam hatırlamıyorum. O zaman belki de yeterince tad alma duyum yoktu. Bu sabah aldık, civardaki bahçelerden henüz toplanmış, çıtır çıtır yapraklar. Önce onlar suya kondu. Beklerken soğan kavruldu, ki tam ben o sıralar acıkmaya başladım bile. Kavrulan soğanlara eklenen domates salçası. Öyle sihirli bir şey ki domates, neyin içine girse kendini sevdiriyor. Salçanın kokusu da biraz çıkınca çıtır ıspanak yapraklarını ekledi. Hafif kavurdu, hemen sulanıverdiler zaten. Sonra bir avuçtan da az pirinç, tuz, karabiber. Ne kadar kolay! Yemeğe ne hacet, eve yayılan koku yetiyor insanın yaşadığını anlamasına. Ve her ne olursa olsun devam etmek istemesi de bu kavrayıştan geliyor. Yani şimdilik öyle olduğunu düşünüyorum var olan beyin hücrelerimle.

Başka bir gün

Kötü bir geceydi. Yağmur hiç durmadı. Hala da durmuyor. Öyle huzur veren kokulu bahar yağmurlarından değil, bahar olmasına rağmen. Kafanın içinde yağıyormuş gibi, tek düze ve sinir bozucu bir gürültüyle, şiddetini hiç değiştirmeden devam ediyor. Pencereleri açıyor, hiç bir damla girmiyor içeri. Yalan bir yağmur. Gerçekten ıslatıyor mu bilinmez.

Açık pencereden yağmur yerine giren serinlikten ürperip çarşaflara sarıldıkça boğuldu. Üzerinde beyaz örtüler serili durgun bir suydu ilki. Biri bir diğerini tutup dibe çekti, onun da ayağı takıldı bu sürüklenişe. Su ve örtü birbirine dolaşıp içinden çıkılması imkansız bir boğulma sundular. Bir çığlıkla kesebildi yüzünü kaplayanları. Sıcaktı. Sonra yine içine uyanılan ruyalar devam etti. Durgun denizler o girer girmez kabardı, içinde siyah kuyruklu balinalar peyda oldu. Sular..

Yağmurun durmasını bekliyor, durmuyor. Baharın son ayı ıslak ve serin. Işıklı ama, sızıyor giydiği beyazlıklardan içine kadar. Gözlerim kamaşıyor bazen, yumuyorum sımsıkı. Uyku efendim, boyun eğiyorum şimdilik.

Mayıs

Bahar pencerelerde nazlanıyor. Hala iliklerine kadar sızan serin bir kış sonu rüzgarının korkusundan giremiyor içerilere. Sabaha karşı çarşaflarında üşüten bir sarılma, sarınma isteği. Ama benim keyfim yerinde, ne de olsa en yaşanası mevsimdeyim. Bir süre daha..

Bir telaş, hazırlıklar, bazı bazı gergin konuşmalar. Sonu hep bir eşyaya bağlanıyor. Evden çıkılıyor, bir yerlere gidilip bir şeyler bakılıyor. Sonra banka hesabından seve seve eksilen rakamlar, eşya şeklinde eve geliyor. Beklenenin gelmesinden önce uyum çabaları. Ama bunlar hep ikinci derecede önemliymiş; öyle diyor, öyle düşünüyor yani ben oradan biliyorum. Yürek sıkışmadan alınan bir nefesmiş tek kaygısı. Eh o da bana düşüyor.

Sağa sola çarpıyorum son zamanlarda artan bir şiddette. Yani bu hareketlere engel olamıyorum, olmak istemiyorum. Yumuşak duvarlar esneyip geri geliyorlar. Bazen bunları yaparken izlendiğimi hissediyorum, ya da biliyorum. Henüz bu iki eylem arasındaki sınırlar muğlak. Onun için de öyle olmalı. Ama insan hissettiğini daha çok bilmeli, bildiğine daha çok güvenmeli, güvendiğine daha çok inanmalı. İşte bu sarmal denklem koyu gecelerde çatırdıyor. Ama sonra zehri alınmış bir bardak demli çay, rüzgarda sağa sola savrulan çekmeceleri geri kapatıyor. Yanında bir dilim de kek olursa..

Başka bir gün

Kilometrelerce dolaştık geri geldik. Haftalar geçti. Zaman ve mesafe birimleri niye ayrılır ki zaten birbirinden. Sonra… Ev… Eve geri dönme çabasından ibaretti her şey. Peki niye bu telaş?

Kitaplar dolusu okuyor. Bazen öyle uzak diyarlara gidiyor ki ben artık nerede olduğumu kestiremiyorum. Kaybolmak ürkütücü olsa gerek ama henüz bu duyguyu bilmiyorum, sonra öğreneceğim. Nefes alıyorum yeni yeni, havasız. Hayat bir genişleyip bir sönüyor ciğerlerimde. Kalbim bir daha hiç atmayacağı kadar hızlı. Zamanın ve hayatın başlangıcındaki gerilimin tamtamları.

Suyla ilgili bir heyecan vardı son günlerde. Bana komik geliyor tabi, su basmış her yeri, peki. Gök yağmur olmuş yere boşalmış. Nehirler yataklarına sığmamış taşmış. İnsanlar yüzemiyormuş. Onlar yüzse de eşyaları, kitapları, hayatları yüzemiyormuş. Kurutma çabası aldı sonra herkesi. Biz yukarıdan izledik, bazen de renkli camdan. İnsanlar bu yüzden tepelere ev yapar onca zahmete katlanıp. Güzelim su kenarlarından uzak durmayı öğrenmişlerdir çoktan. Ama yine de su çeker, kan gibi.

Özgürlük nedir? Ben özgür müyüm mesela? İhtiyacın kadar fakirsindir derler ya, o zaman yapmak istediklerimiz kadar tutsağız bu mantıkla. Mesafe olarak uzak ama zaman olarak içimizde bir ülkede tutsaklığa baş kaldırmış insanlar. Ağızlarından ateş saçan ejderhaları salmışlar üzerlerine. Yılmamışlar yine de direnmişler. Direnmek bir anlam  olmuş çıkmış. Üzülüyor, seviniyor, heyecanlanıyor, sinirleniyor. Her aldığı nefeste bana geçiyor bu hisler ve öğreniyorum şimdiden tepetaklak dursam da başımı dik tutmayı. Ama oyunmuş aslında olan her şey, bir de böyle diyor en ümitsiz anlarında. Ne yapsak boşmuş ama yine de bir şeyler yapmalıymışız. Ama ne?

Haziran

Biraz yerim dar bu aralar. Hareket edesim var ama sürekli esnek duvarlara çarpıyorum. Bir de uyuyorum uzun uzun. Yani kısa uykular ama toplamda uzun. Sonra uzun uzun geriniyorum, duvarları gerebildiğim kadar.

Tam neler olduğunu anlayamıyorum şu sıralarda. Ben dünyaya yakınlaştıkça bana uzaklaşıyor sanki. Ya da kafası karışık, zihni bulanık, endişeli ama niye? Söylemiyor bana. Daha az müzik dinliyoruz mesela. Arada alışık olmadığım melodiler de çalınıyor kulağıma. Hangisinde sakinleşip hangisinde heyecanlanmalıyım henüz kararsızım.

Çölü okuyordu ki sıcaklar bastırdı. Sanırım üç gün sürdü tam. Benim keyfim yerinde ama sıkıntısını hissettim. Şimdiyse yine çorapları ayağında. Mevsimler acaba böyle her hafta mı değişiyor dışarıda? Bir dengesizlikten, ayar bozukluğundan şikayet ediyorlar arada eş dost. Yaz ne kış ne?

Böyle havadan sudan değil hep mevzular. Öyle olsa daha kolay anlayabiliyorum. Bazı roller yer değiştiriyor hayatında. Ya da kendilerinden beklenmeyecek sahnelere çıkıyorlar. Biri sevinince o da seviniyor, yeterince yer var yüreğinde hepsini sığdıracak, görebiliyorum. Ama yine de bir takım çocukluk anılarının boyandığı tabloları bodrumda su basıyor. Kurtarılsalar da akmış oluyorlar. Zamanmış onları ıslatan ve sonra kurutan ama eski şeklini geri vermeyen. İçeriden böyle görünüyor, dışarısı günlük güneşlik hep.

Ben onu böyle uykudan arta  kalan vakitlerde dinler, hisseder ve tanırken, o benim kim olduğumu merak ediyor, biliyorum. Kim oluyorum ben? Oluyorum hali hazırda henüz. Olduğum zaman kim olduğumu biliyor olmayacağım ama onun tanıması başlaycak. O beni tanırken ben ben olacağım, içimdeki onlarla. Az bir zamanımız kaldı artık, son hazırlıklar oyalıyor herkesi. Yakında yolculuk için bir valiz de yapılacak ve konacak kapı arkasına. Hazır ve nazır.

Temmuz

Bir gerginlik. Fiziki bir şey. Bir balona son ana kadar üflenmiş, bir deri kasnakta sınırları zorlanarak gerilmiş. Buluttan sızan gün ışınları gibi inceden ve bazen aniden yayılan sancılar. Var olduğunu belli etmeler. Yaşamakta diretmeler. İyi şeyler..

Zamanın tarifini içeriden yapamıyorum. Ama benim için şimdilik büyümekten ibaret. Başka işim yok zira. Dinliyorum bir de. Bazen bir ışık hüzmesi olduğunu düşündüğüm bir şey içeri sızıyor gibi oluyor. Ama görmek ne demek henüz bilmiyorum. Gördüğüm ışık mı yoksa sadece ısınıyor muyum?

Onu tüm gayretimle yorsam da hala hareketli. O kımıldadıkça ben dinleniyorum.

Başka bir gün

Bugün yerimde duramıyorum nedense. Yerim de daraldı iyice zaten. Son günlerde canı sıkkındı epey. Hala da durup durup kendine hatırlatarak bile bile üzüldüğü bir şey var ama ne olduğunu anlamam mümkün değil.

Gözetlendiğimi hissettim bugün bir de. Ve yine. Belli aralıklarla oluyordu zaten ama son zamanlarda sıklaştı sanki. Canım yanmıyor ya da bana bir zararı yok ama huzursuz ediyor yine de. Oradan oraya dönesim geliyor sebepsiz. Surat asmak istiyorum. Evet, artık yüzümü epey değişik şekillere sokabiliyorum. Bir boş zaman – ki bu neredeyse tüm zamanım – değerlendirme etkinliği oldu benim için. Yani onlarda biri. Değişik yüz ifadeleri deniyorum, ileride lazım olur. Bir de ayna olsa karşımda kendimi görebileceğim. Sahi ayna ne ki?

Hava sıcakmış, öyle duyuyorum. Sıcak ve soğuk farkını bu sabitlikte henüz bilemiyorum tabi ama ikisinin de çok olanından şikayet ediyor. Serinlik, esinti, gölge gibi şeyler güzel sanırım.

Gözlerimin önünde hep bir tünel metaforu. Yer çekimine aksi duruyormuşum gibi hissediyorum. Ama böylesi iyi geliyor.

Yalnızlık özlemi çekiyor bazen. Kimse olmasa diyor. Kimse olmayınca da boşluklara sığamıyor. Bense hiç yalnız değilim onunla ve de olmak istemem hiç. Sanırım.

Başka bir gün

Gerilmiş keman telleri. İstediği sesi çıkaramamaktan sinirli. Yalnız, tek başına, ıssız kalmak istiyor. Süresini bilmediği bir süre. Henüz sesim çıkmadığı için sanırım benden yana bir şikayeti yok. İkimiz yalnızken kendi düşüncelerini dinleyebiliyor, katlayıp yerli yerine kaldırabiliyor ütülenmişleri. Her şey düzgün, yerinde ve açısında olsun istiyor.

Uzun yolları yürüyor azalan bir hızla. Durmadan yürüyor. Beklemeyi kolaylaştırıyor belki yürümek. Ama bu baş ağrısı süsü verilmiş asabiyet geçmiyor. Hani böyle bir şey vardır insanın sinirlendiği, bir türlü geride kalmaz ama ne olduğu da tam hatırlanamaz. Sadece o duygu kalır içeride, kemirir durur amaçsızca. Neye sinirli olduğunu bilemeyen zavallı, sakinleşemez, yüzleşemez, çıkamaz yani işin içinden. Kopuk keman yayları.

Ağustos

O en sıcak günlerin en sonuncusunun sabahında artık sığamayıp içinde olduğum okyanusa, sularla birlikte taştım geldim dünyaya. Sebep olduğum sancılardan habersiz, tutunup dalgalara – ki bu ülkede sancı ve dalga için tek bir kelime vardır– buğday saçlı bir kadının ellerine aktım. Bu sanki başına ilk kez geliyormuş gibi sevinçli bir ışık içerisindeydi. Oyalanmadı yine de, hemen beni ona verdi. Kavuştuk. İlk çığlığımı gözlerinin içine attım ve hep orada kaldı.

Ekim

Şimdi evin en sadık çift mobilyasından Rahmaninov ezgileri yükseldiği zaman  eski günlerimi özlemiyor değilim. Ama artık önümde enini boyunu kestiremediğim, tam bana göre biçilmiş bir hayat uzanmakta. Bana da henüz açmadığım avuçlarımla onu sımsıkı kavrayıp yaşamak kalıyor. Adım Peri. Onun hikayesi burada bitti, benimki başlıyor.