Eski Hikayeler – Yagmur

Tozlu raflari karistirirken buldugum eski hikayeleri paylasmak istedim. Tabi insan icine cikabilecek durumda olanlari. Bazilarinin epey elden gecmeye ihtiyaci var ama asagidaki sanki ilk günkü tazeliginde kalmis. Oldugu gibi birakiyorum.

Bütün bunlar yağmurda oldu. O yüzden pek seçemedim. Ama anlatacağım. Ellerim çok üşüdü. Eve dönerken her yer hala ıslaktı. Ama bunların hepsi oldu. Gerçekle bir ilgileri yok.

Eve girdiğimde göbek bağı kanayan bir bebeğin çığlığı vardı. Döşemedeki kan izlerini takip ettim, bir cinayet mahalline çıkıyordu. Cinayet gitmişti. Damlayan son kanın acı pıhtısı vardı yalnız. Bütün ipuçları düğümdü. Kendi hayatının anlamıyla, bu hayata tutunmaya çalışan yeni bir hayatın kan davasıydı. En çok canı yanan kandı.

Banyoya gittim. Akan tüm suları taşıdım içeri. Kanları temizledim. İzleri kaldı. Bir şey yapamadım. Yağmur başladı. Gök gürültüsünden içimdeki bütün pencereler kırıldı. Evin camlarıysa hala sağlam. Her damla darbeyle inleseler de ayaktalar. Onca kara kışa dayanmışlar. Bu yağmur hiçbir şey.

Yağmur durdu sonra. Durmuş gibi yaptı ya da. Dışarı çıktım. Cam kırıkları içime batıyordu. Çıkarıp bir ağaç kovuğuna bıraktım. Gitmem gereken yeri arıyordum. Yol dar ve uzundu. Bu darlık sebepsiz bir sıkıntı veriyordu. Aldırmadım. Yürüdüm. Bekleniyordum. Zaten geç kalmıştım. Bu canımı çok sıktı. Böyle zamanlarda yalnız olmak isterim ama değildim. Bir yere giderken yalnız olunmaz. Tüm şehirle birlikte yürüyordum. Bir yığın yüzler geçiyordu, henüz ıslanmış. Demek az ileride yağıyordu yine. Islanacaktım.

Kapıdaki pirinç halka ıslandı elimden. İçeri girdiğimde önce kapının önündeki paspas, sonra döşeme ıslandı. Ev üşüdü biraz getirdiğim soğuk rüzgardan. Islaktım. Sarılamadım. Gözlerine bile bakamadım. Zaten gözleri yoktu. İçeri girdim. Odaya. Ilık ve süt kokan odaya. İnsan sıcaklığıyla ısıtılmış çarşafların buğusu gezindi burnumda. Çarşafların yanına gittim. Saçlarım değdi yüzüne. Saçlarım ıslaktı. Gözleri ıslandı. Gözlerini kurutacak bir güneş doğmadı bu şehrin dağlarından. Zaten bu şehirde dağ yoktu. Yani olanlara dağ diyebilmek için hiç yeterli sayıda tanık bulunamadı. Üzerlerindeki betonun ağırlığıyla düzleşmiş çıkıntılar vardı yalnızca. Ova değil, yayla değil, dağ değil yükseltiler. Güneş, yüzünü süreceği bir mor dağ bulamadan yükselirdi her sabah. Her sabah aynı hayal kırıklığı. Kızdıkça kızardı öğlene doğru. Kaynayan asfalta bulaşan yorgun ter, tütsüsü olurdu bu kentin. Çiçekler çabuk solardı. Bütün çiçekler çabuk soldu. Bu kent kuru çiçek sepetine benzer. Görüntü hüzünlü ama ölümsüzdür. Eski, güzel kokularını anımsatacak acı bir sis kıvrılır tepesinde. Dokunsan toz olup dağılır hepsi. Dokunmazsın. Dokunmadım ben de. Saçlarım dokundu. Saçlarım yandı. Islanmamış olsaydım yangın çıkacaktı.

Nasıl içtiğim sorulmadan getirilen bir fincan kahve. Kendini kattığın yaşam ve paylaşılan tüm anılar o fincanda gizli. Önce kokusunu içine çekersin. Sonra yudum yudum sıcaklığını. İçin erir. İçim eridi. Binlerce yolculuk yapıp döndüm her yudumda. Henüz bir kısmı yaşanmış bir hayatın ortasında oturmuş kahvelerimizi yudumluyorduk. Gülümsemelerimiz tanıdıktı. Ama biz gülmüyorduk. Dışarıda yağmur yağıyordu. Her gülümseme eski zamanlara ince yollar çiziyordu çünkü. İnce yollardan geçemeyecek kadar büyümüştük. Gidememek acı veriyordu. Öyle bir gündü yani. Hasta, ıslak, melankolik. Eski, güzel bir günün yıl dönümüydü. Kutlanamayan. Birden öksürmeye başladı. Önce kahve boğazına kaçtı sandık. Öksürmesi bir türlü durmuyordu. Ciğerleri dışarı çıkacakmış gibi öksürüyordu. Su getirdik. Sırtına vurduk. İşe yaramıyordu. Yüzü kıpkırmızı oldu. Öksürdü. Uzun bir süre öksürdü. Bittiğinde kan ter içinde kalmıştı. Bittiğinde biz de bitmiştik. Yorgunluktan uyuya kaldı. Hiç konuşmadan oturduk başında.

Başım ağrıyordu. Tüm bunların geçmesi için gereken zamanın uzunluğu aklıma sığmıyordu. Sığmayan kısım mengene olup şakaklarını sıkıyordu. Kahveler buz gibi oldu. Artık sadece kirli fincanlardaki koyu renkli, acı sıvıydı. Soğukluğu içimi ürpertti. Mutfağa götürdüm. Yıkadım. Süzülmeleri için tezgâha dizdim. Ve öylece kaldım. Hiçbir şey yapılmayan bir andı. Ne yapmalıydım? Gitmek, kalmak, gitmemek ya da kalmamak. Aslında tüm tercihlerin aynı kapıya çıktığı iğrenç bir kavşaktaydım. Hiçbir şey söylemeden kendimi dışarı attım. Koşar gibi yürüyordum. Hiçbir yere sapmadım. Dümdüz gittim. Ta ki dünyanın ucunu bulana kadar. Öbür ucunu. Dünyanın öbür ucunu bulamadım. Şehir bitti, ülke bitti, dünya bitmedi. Bir de dünya küçük derler! Değil. Kimseye rastlamadım. Kimse beni görmedi. Yoktum gibi.

Geldim. Eve girdim. Yanlış anahtarla doğru eve girdim. Bütün pencereler açıktı. Buradan geçmiş tüm rüzgârlar uğramıştı odalara. Bin bir çeşit soğuk vardı. Üşümedim.

Bir sıcaklık sonra. Yüzyıllardır katıksız sevilen sesin telefon tellerinden uzattığı el. Avucuma aldım sesini. İçime çektim, öptüm. Tüm kötülükler uzaklaştı birden. Konuştum. Hep öylesine, havadan sudan. Dinledim. Gözlerimi kapatıp, kendimi dizlerinde dileyerek dinledim. Soğuk rüzgârlar çekmecelere gizlendi. Pencereler kapandı. Ses kendi yaşamına döndükten bir süre sonra, ahize kulağında uyuya kalmış komik olmayan bir karikatürdüm. Gülümsüyordum.

2000

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s