Gönderin lütfen

—Gönderin lütfen. Evet. Kendisi şu an yerinde yok ama burada. Teşekkürler. Size de iyi günler.

Telefonu kapatırken gülümsüyordu. Çiçeklerden görünmeyen çiçekçi çocuk kapıdan içeri girdiğinde de. Çiçekler kendisi için gönderilmemiş olsa da, çiçekçi çocuktan çiçekleri teslim almanın keyfini çıkardı.

—Sağ ol canım. Bi’ saniye, al şunu. Teşekkürler.

Kızıl güllerdi gelen. Şöyle bir göz attı ama iliştirilmiş bir kart göremedi. Kucağında güller, müdire hanımın odasına doğru acele etmeden ilerledi. Yürüyüşünün yarattığı hava hareketi mis kokularını burnuna taşıdı. Sanki ömründe duyduğu en güzel kokuydu. Gülümsemesi bütün yüzüne yayıldı. Yavaş ve sıcacık. Sonra durdu. Etrafına şöyle bir baktı. Boşları toplayan çaycıyla göz göze geldi. O anın tek tanığıydı. Gözlerini kırparak bu tanıklığı ve demli çayları kadar güven veren tanıdıklığını kutsadı. Kokudan uyuşmuş gibiydi. Çok yavaş hareket ediyordu. Yüzünü yavaşça kokuya doğru eğdi. Saçları güllere karıştı bir an. Uzun bir nefes çekti içine gül dolu. Kulakları sağır eden o patlama olduğunda henüz nefes vermemişti. O yüzden belki, hiç gül gönderilmemesine rağmen cenaze boyunca ve sonra bir süre herkesin burnunda acı bir gül kokusu tüttü. Gözler etrafa saçılan kan, et ve gül parçalarını seçene kadar, bedenler donup kaldı. Zaten kimse birbirinden ayırabilecek kadar uzun süre bakamadı dağılan parçalara.

Kırmızı kazağını ve ekoseli eteğini de katlayıp koydu valizin en üstüne. Şimdi tüm gücünü toplayıp o valizi kapatması gerekiyordu. Ne tuhaf, yirmi sene bir valize rahatça sığabiliyordu demek ki. O kadar da kalabalık yaratmıyordu insan yeryüzünde. Ivır zıvır ayıklanıp, birçoğunun anısına tahammül edilemediğinden atıldıktan sonra geriye bir gardırop ve bir kaç çekmece kalmıştı. Şifoniyerin de içi çoktan boşaltıldı. Alıp götürdüler. Yaktılar belki.  Bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu. En son kalan parçaları kendi katlamak istedi sadece. Tek tek kokladı. Yüzüne sürdü. Ağlayamıyordu artık. Gözyaşı da sonluymuş. Bunu öğrendi kırk yaşında. Kırk yaşından öldüğü güne kadar bir daha ağlayamadı zaten. Bir sepet gül gömmüştü kızı yerine. Tüm törenler yapılmış, tüm dualar edilmişti. Son kalan giysilerini de verdikten sonra ne yapacağını düşündü. Yaşamak için bir neden bulması gerekiyordu.

Soğuktu. Kış başlangıcıydı. Bir saatten sonra balkonda oturmak güçleşiyordu. Ama duvarlar üstüne geliyorsa soğuğa rağmen içeri girmezsin. Uyku iyice içine işlesin, karşı konulmaz bir hal alsın diye beklersin. Başın ağrır. Yorgunsundur. Ama travma halindeyken insanın en büyük düşmanı kuş tüyü yastık. Evet, gerçek kuş tüyü. Ördek. Etini yersin, yeşil ve beyaz ve kahverengi tüyleriyle de kılıfları doldurursun. Kan ve barut kokusunun da belki biraz perçinlediği çocuk bedenindeki yetişkin vicdanı böylece biraz rahatlatılmış olur. Av hikayelerinden masal yapan korkusuz bir Baba ve buzla ateşe aynı sakinlikte dokunabilen bir Anneydi onu böyle büyüten. Ama yine de dokuz yaşındaki bir çocuğun yaz tatilinde yaptığı yaramazlıklar için gecelerce karanlık odada tavanı seyretmesinin normal olmadığını çok sonra anlayacaktı. Ve anladığı sıralarda yine tavanı seyrediyor olacaktı başka sebeplerden. Siyah önlüğünün altına etek giymemekte direndiği gün üzerine almıştı sorumluluğunu bütün günahlarının. Babaannesinin küskün bir ifadeyle anlattığı cehennem hikâyelerini büyüklenerek, isyan içinde ama endişeli dinlemişti. Onu endişelendiren Annesinden ayrı kalma korkusuydu. Gerçek hayatta zaten ayrıydı ve öldükten sonra da böyle bir ihtimal dünyasını karartacak kadar ciddiydi. Tavanın orasına burasına serpiştirilmiş bu eski resimlere kendini kaptırdığını fark edince gülümsedi. Yatağında doğruldu. Balkona çıkıp gecenin serinliğinde bir sigara tüttürse kendine gelecekti. Ama sigara içmiyordu. Hiç içmemişti. Başka türlü morfinler bulması gerekecekti uykunun başkasının koynuna girdiği böyle gecelerde.

Cenazeden beri evden çıkmamıştı. Tabi işe giden, insanlarla asgari ihtiyaçlarda konuşan biri vardı ama kendisi hep evdeydi. Saklanıyordu. Gencecik bir hayaletten.

Kendi hayatının çıkmazında sonlanan yabancı bir hayatın geride bıraktıklarından. Kader irademiz dışında gelişen olayların bir bütünüdür. Bir de kendi kararlarımızla şekillendirdiğimiz bir kısım vardır. Bu iki parça iç içe geçer ve alnına yazılır. Aslında çoktan yazılmıştır. Bilmediğimiz için olanlara bir anlam veremeyiz. Her şeyi böyle mantık çerçevesine sıkıştırıp, herhangi bir sergide rastladığı sürrealist bir tablo gibi algılasa da her sabah uyandığında olanlara yeniden inanması gerekiyordu. Ömrünün geri kalanına hükmedecek tekrar buydu. Bu döngüden çıkamayacak, ne yaşayabilecek ne de ölebilecekti. Ölmesi gereken zaman ve yeri her nasılsa başkasına kaptırmıştı. Kozmik bir hata oluşmuştu. Evren kadere karşı çaresizliğini fütursuzca sergilemişti. Zaman tek yönlü bir fonksiyondu ve geriye dönük düzeltme yapılamıyordu. İşte bu matematiksel gerçekliğe sıkıştı kaldı. Bu yüzden evden çıkmadı uzun süre. Çok uzun bir süre.

Kalemi dakikalardır aynı figürün üzerinde ilerliyordu. Aslında buna ilerlemek denemezdi çünkü daireden bile daha çıkmaz olan sekiz’de takılmıştı eli. Yumuşak kurşun her seferinde biraz daha parlaklaşıyordu ve artık kâğıda gömülmenin sınırındaydı uç. Başını masaya koyduğunda sessiz bir sonsuza dönüştü sekiz. Ona kaybolduğu girdapları hatırlatan. Ama her şey geride kalmak üzereydi artık. Son bir gayret daha göstermesi gerekiyordu hepsi bu. Son bir sınav. Sonra mezuniyet ve tören ve ebeveyn gözyaşları ve balo. Okulu tam olarak sevememişti. Şans eseri, belki de annesini duaları sayesinde hep çalışkan arkadaşları oldu ve onların katkısından mezuniyet töreninde bahsedilmeyecek olsa da minnettarlığı ömrü boyunca taşıyacaktı. Kelebek ömrü boyunca.

Tek kaygısı şık bir ofiste, burnu büyük ama güzel giyinen insanların arasında hemen bir iş bulmak, ilk maaşıyla önce herkese hediyeler alıp sonra iştahla bir ayakkabıcı vitrininin önünde birkaç dakika durup vakur bir edayla içeri girmekti. Kendi ayakları üzerinde durmaktan çıkardığı manzara buydu. Ve o yaz hayatının tüm mevsimlerini içermek gibi bir misyon taşıdığından bu dilekleri birbiri ardı sıra, yormadan üzmeden oluverdi. Yazlık yanığı teni ve içinde kendini palyaço gibi hissettiği takım elbisesiyle gitti ilk gün. Neyse ki gittiği yerin bir ip üstünde bir sürü cambazın oynadığı bir sirk çadırından farksız olduğunu anlayacak kadar uzun süre kalmayacaktı orada. Üçüncü günden kot pantolona terfi etti zaten. Onca evrak ve toner ve radyasyon lekesini hiç göstermiyordu kot kumaşı. Zaten işçiler için tasarlanmamış mıydı? İlk kez amacına uygun giyindiği için belki tatlı bir yorgunluk bırakıyordu yatağına uzandığında. Ruyaları bile azalmıştı ya da hatırlayamıyordu pek. Burnunda gül kokusuyla uyandığı o Ağustos sabahı hariç.

Sabaha karşı tarifsiz kederler içinde uyandı. Bir süre tarifleyememekten ve biraz da hatırlayamamaktan öyle bekledi. Sonra yavaş yavaş hafızası da ayıldı ve içinde dağılan tüm mobilyayı bir arada tutsun diye sonuna dek sıkılmış işkenceyi gördü. Kafasını şimdi giderek sisler içinde kaybolan uyandığı ruyanın son sahnesine çevirdi. Daha önce olmuş bir şeyle ilgisi vardı, buna emindi ama hafızası pek yardımsever değildi son günlerde. Yanlışlıkla silinmiş birkaç sistem dosyası vardı ki, bazı anılarla bağlantısı sonsuza dek kopmuş olabilirdi. Asıl unutması gerekense capcanlı, her an tekrarlanan kötü bir oyun provası gibi en önde duruyordu.

— Sana nasıl olması gerektiğini defalarca anlattım. Lütfen bana yaratıcılığını başka bir şeyle ispatla. Bu raporu benim istediğim gibi hazırlamanı istiyorum. Toplantım var şimdi, döndüğümde masamda olursa sevinirim.

Yönetici olmayı becerememiş yönetici tavırları. Böyle anların çok değil üç saniye sonrası kendinden iğrenmeye başlardı. Yine öyle oldu ve yüzünü buruşturup çıktı odadan. Hızlı adımlarla ve topuklarının zeminde çıkardığı sesin tanıdıklığıyla çevrilen birkaç çift gözü görmezden gelerek çıkışa doğru ilerledi. Güvenlikle selamlaştı girişteki kampanya afişlerine göz atarken. İnsanları kandırma sanatının vardığı noktayı artık tüyleri ürpermeden izliyordu. “Gelin size bir sürü para verelim. Ev alın, araba alın, bize paralarını yatıran üreticilerin yaptığı ne varsa hepsini alın. Ömrünüz faiz ödemekle geçsin, anaparayı diğer tarafta hallederiz.” Karşı olduğun şeyin kölesi, sadık bir neferi olmak kaderin insana oynadığı en zalimce oyun olmalı diye düşünüyordu el frenini indirirken. Üçüncü vitesteyse gitmekte olduğu müşteriye sunacağı teklifin kusursuzluğuyla gülümsedi. Şeytan işi bu.

Suyun gücü sürekliliğinden gelirmiş. Ya da şöyleydi galiba o söz, kayaları aşındıran suyun şiddeti değil sürekliliğidir. Evet, böyle bir şeydi.

Erken kalktı. Duş aldı, dişlerini fırçaladı. Her sabah yaptığı şeyleri tekrarladı. Kendine kahvaltı hazırladı. Ama pek bir şey yiyemedi. Karar vermiş olmanın rahatlığıyla eyleme geçmiş olmanın tedirginliği zihnini bulandırıyordu. Bir süre ne hissedeceğini bilemedi. Üzerinde zeytinyağı gezinmiş peynir ve domates kokusu ağzını sulandırsa da içi bir lokma almadı. Yemek fikri midesinde belli belirsiz kramplar ve bir baş aşağı dönme hissi yaratıyordu. Ayağa kalktı. Salonda biraz gezindi. Yerinden her nasılsa biraz kımıldamış birkaç biblo ve çerçeveyi düzeltti. Tedirginliği geçmiyordu. Televizyonu açtı. Sonra kapattı. Sonunda kendini yorgun hissetti ve kanepeye uzandı. Burnunda tanıdık bir koku gezindi ve gözü saate iliştiğinde yanına bir hayalet uzanmış gibi ürperdi. Saat, geri dönülmezliği, tamir edilemez hataları ve kaybedilmiş güzellikleri vuruyordu. Kendine düşman olan diğer yarısı her şeye el koyduğundan beri acısını bu kadar net duymamıştı. Yine aynı hayalet yüzünde gezindi sanki. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Oksijen o kokuya mahkûm olduğundan beri böyle taze bir nefes çekmemişti. Gözlerini açmaya korkuyordu. Bu anın ve o hayaletin yok olmasını istemiyordu. Yıllar sonra böyle bir lütuf gözlerini yaşarttı. Kavuşmak için ondan tamamen vazgeçmesi gerektiğini şimdi anlıyordu. Vazgeçtikten sonra.

Gözlerini açtığında hava kararmak üzereydi. Zaman ve mekân bilgilerinin yüklenmesi için birkaç saniye bekledi. Sonra hafızası başladı mesaiye. Yakın geçmiş geldi içinde bulunduğu tüm koşulları algılaması için. Göz kapaklarını birkaç kez açıp kapattı nemlensin diye. Kuruluk ve sızı yavaş yavaş kayboldu, yerini içinde rasyonel bir sıkıntıya bırakarak. Doğruldu birden. Hafif bir baş dönmesi, sonra kumandayı arandı loş odada. Televizyonu açtı. Akşamın darının tam saat olmasına beş altı dakika vardı. Bekledi. Sonsuza benzeyen bir bekleyişi bekledi. Haber almak için. Ne olduğunu gözleriyle görmek ve bir haber spikerinin üçüncü sayfa telaşıyla anlatışını duymak için. O zaman kahramanları artık tanımıyor olacak ve tüm olayı yabancı biri gibi unutup hayatına devam edecekti. Ama öyle olmadı. Sadece hapsolduğu bir kâbustan diğerine yuvarlandı. İçindeki hayaletlere bir yenisi daha eklendi o kadar.

“Bu sabah saat on bir sularında bilmem ne bankasının bilmem ne şube müdiresine gönderilen içinde kurulu bir bomba olan bir buket çiçek hedefini şaşırdı. Henüz iki ay önce okuldan mezun olmuş ve söz konusu bankada çalışmaya başlamış gencecik bir kızın ellerinde patladı. O saatte bir toplantı için şube dışında bulunan müdire hanım olayın şokunda olduğundan mikrofonumuza konuşamadı. Bombalı buketin neden, kim tarafından gönderildiği henüz bilinmiyor. Emniyet geniş çaplı bir soruşturma başlattığını bildirdi. Talihsiz bir şekilde hayatını kaybeden genç kızın bilmem neredeki evinde yas var.”

2005-2006

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s