TUNA KIYISINDA CAZ

Regensburg Haber Sitesi’ndeki yazilarimin bir nevi arsivi niteliginde olacak yeni kategori “Bavyera Izlenimleri”nin ilk yazisi. Bugüne kadar yayinlanmis diger üc haberi de hemen arkasindan ekleyecegim.

***

Çok fazla teknik ayrıntıya girmeden bir kaç faydalı bilgi paylaşmak istiyorum. 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarında Amerika Birleşik Devletleri‘nin güneyinde ortaya çıkmış bir müzik türüdür caz. Temel unsurlari yeni kıtaya Afrikalı köleler tarafından getirildi. Bilindiği gibi kölelerin pamuk tarlalarındaki zorlu çalışma ve yaşam koşullarını, efendilerine olan başkaldırılarını ve anavatanlarından getirdikleri güçlü inanışlarını yansıtan blues 17. yüzyıla dayanır. Fakat bunu tek başına cazın atası saymak doğru olmayabilir. Bu müzikler, Avrupa’dan satın alınan kölelerin birlikte getirdiği daha Avrupai tarz ve sazlarla karışarak son derece karmaşık yapıda, zengin ve özgün yeni bir müzik türü doğmasına sebep olur.

Bir çok müzisyen hic armoni bilgisine sahip olmadan yüksek doğaçlama yetenekleriyle New Orleans’in genelev ve pavyonlarında çalmaya başlar. Böylece değişerek ve gelişerek günümüze kadar gelen caz, doğum yeri Amerika olmasına rağmen 1920’lerde Avrupa’da adından söz ettirmeğe başlar ve hakettiği ilgiyi bundan sonra görür.

Geçtiğimiz haftalarda 31. Regensburg Caz Festivali izleyicileriyle buluştu. Ben de ciddi bir caz dinleyicisi olmadığım halde naçizane takip etme fırsatı buldum. Oldukça kalabalıktı. Her sahnenin hatırı sayılır bir izleyicisi mevcuttu. Meydanlardaki performanslar biraz yiyecek içecek standlarının gölgesinde kalmış gibi olsa da müzisyenler dikkatleri kendi üzerlerine çekmekte zorlanmadılar. Mutlaka yenilsin içilsin elbette ama asıl amaç müzik dinleyip biraz feyz almaksa, daha az dikkat dağıtıcı bir düzende olabilirlerdi belki. Elbette bütün performansların ücretsiz olduğu bir festivalde satıcıların önemini yadsımıyorum.Başlarda kalabalık ve güzel yemek kokularından biraz başı dönen izleyici, sonraları yavaş yavas kendini müziğin ritmine kaptırmaya başladı.

Dediğim gibi ben bir caz dinleyicisi sayılmam. Ama yine de konuya bilinçli yaklaşıp programa bir göz attım. Daha çok bir iki blues ve latin grubu işaretleyip tura başladım. Festivallerin en güzel taraflarından biri, tabi eğer çok ünlü kişiler de değillerse, arada devasa fedailer olmadan müzisyenlerin izlenip dinlenebilmesi. Bu durumdan faydalanıp objektifimle sahnelere yaklaşabildim.

Neşeli, enerji dolu bir kadın üstüne bir de harmonika çalınca insan neye uğradığını şaşırıyor elbette. Mutlu oluyor yok yere. Sahnenin önünde yaşlı bir çift dans etmeye başlıyor birden. Ahali coşuyor, el çırpıyor, tezahüratın bini bir para!

“Sıcak ülkelerden gelmiş bir grup kocaman adam, ellerinde altın renkli üflemeli çalgılarıyla garip bir müzik yapıyorlar. Kulaklarımı acıtacak derecede çınlıyor etraf ama yine de büyülendim kaldım sanki. Çok eğlenceli oyunlar oynanıyor zihnimde. Güneşli bir yaz günü deniz kenarındayız. Büyükler gölgeliklere çekilmiş de meydan bize kalmış gibi. Ellerimizde rengarenk balonlar, dört dönüyoruz dünyayı.” Küçük kızın kafasından geçenleri tahmin etmeye çalışıyorum. Kimbilir benim duyamadığım neleri duyuyor daha?

Mevsim yaz olmasına ragmen genelde yüzü asık olan hava yine de caz severleri fazla ıslatmadı. Güneş her zaman yüzünü göstermese de, kentin renkli mimarisi üzerinde sıcacık yansıdı gece olana dek.

Festival böyle sürüp giderken, ben son akşamın son konserini merakla bekliyordum. Türk ve Alman müzisyenlerden oluşan Cazyapjazz, Heidplatz’da harika bir konser verdi. Fazla yoruma gerek yok. Ve sakın memleket hasretinden bizim çocukları kayırdığım düşünülmesin. Bir buçuk saatten fazla sahnedeydiler ve biz zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Istanbul’a bir köprü kuruldu da, Boğaz havası alıp gelmişiz gibi oldu sanki.

O gece bir gizem daha çözüldü: 31. Jaz Festivalinin program kapağındaki adam, yani festivalin bir anlamda yüzü, Cazyapjazz’ın saksafoncusu Mathias Kaiser’miş meğer. Eh bu konudaki cahilliğime verin. Dedim ya daha önce de, ben caz dinleyicisi sayılmam ama iyi olan herşey gibi iyi icra edilen müzik de, türü kökeni ne olursa olsun, ruhları besler. Tanımasanızda, kulağınız alışmışsa, iyi müzisyenleri dinlediğinizi bilirsiniz.

Iyi müzisyen demişken, festivalle pek ilgisi olmasa da, yakın zamanda kaybettiğimiz büyük ustalardan Jon Lord’u özlemle anmak istiyorum. Bir döneme damgasını vurmuş ünlü grup Deep Purple’ın kurucu kadrosundan, bir çok unutulmaz şarkıda imzası bulunan Lord’un gözle takibi mümkün olmayan piyano sololarına doyum olmazdı. Fani dünya onu sonsuzluğa uğurlarken bıraktığı mirası müzisyen ve müzik severlere ışık tutmaya devam edecek.

20.07.2012

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s