Festival Bahane..

Geçtiğimiz haftasonlarından birinde Stadpark’ta Şarap ve Müzik Festivali vardı. Sahne alan kimi kendi kimi ruhu genç grupların dinamik melodileri eşliğinde Orta Avrupa şaraplarını yudumladı Regensburglular. Söylememe gerek yok, nispeten daha güneyli yiyecekler ve bira da eksik değildi elbette. Ama yine de konu şaraptı ve bolca tadıldı.  Belki de park içinde olmasının verdiği sakinlik ve oyun alanı bolluğu dolayısıyla, özellikle çocuklu ailelerin ilgisi büyüktü.

Sahnenin önüne inci gibi sıralanmış, minik elleriyle sahneye tutunup boyunlarının ağrıması pahasına müzisyenleri pür dikkat izleyen çocuklar görülmeye değerdi.

Şarap mevzuunda bir çok insan çekingen kalmayi yeğler. Ben şaraptan anlamam demek kolaydır biraz da. Ama sevseniz de sevmeseniz de, içseniz de içmeseniz de bu tarihi insanlık kadar eski büyülü içeceği biraz „anlamak“ gerekir diye düsünüyorum naçizane.

Yıllar önce gittiğim Bordeaux’da bir şarap turu yapma fırsatımız olmustu. Bilindiği gibi çağımızda şarap deyince akla Fransa ve özellikle Bordeaux şarapları gelir. İnsanlığın hak hukuk aradığı isyankar zamanlardan ayakta kalmış şatolar, hala şarap üretmeye devam ediyorlar. Her şarap üretildiği yerle, şatonun ismiyle anılıyor. Mevsimlerden yaz aylardan Ağustos’tu. Yani daha bağ bozumuna bir kaç hafta vardı ve olgunlaşmış yeşil-kırmızı üzümler dallarda ağır ağır toplanmayı bekliyordu. Ağustos güneşinin şenlendirdiği bağlar gerçekten bir renk cümbüşüydü ve üzüm buğusuna dokunabilmek mümkündü.

İşte bu turda uğradığımız şatolardan birinde şair ruhlu bir üreticiye rastladık. Şarap çocuğunuz gibidir dedi, onu hangi duyguyla yetiştirirseniz karşılığında onu alırsınız. Sadece toprak, su ve güneş değil, şaraba katılan duygu belirlermiş tadını meğer. Asabi bir insanın acımtırak, mülayim bir insanın yumuşak içimli olurmuş şarabı. İnandırıcı bulmadınız mı bu tezi?

İşin kimyasal açıklaması da yok değil. Misal portakal yerseniz portakal tadı alırsınız, ya da elmadan elma tadı. Ama üzüm karmaşık bir meyvedir. Yetiştiği toprakta ne kadar tat, baharat, koku varsa alır bünyesine. Ve tabi o yılın güneşini, rüzgarını, yağmurunu, fırtınasını da. Yani kendisine bir kişilik oluşturabilecek yoğunluktadır üzüm. Bir de mis kokulu meşelerde aylarca dinlendirilip olgunlaştırılınca, ortaya her seferinde başka bir şarap çıkması şaşılacak şey değildir aslında.

Yine bu seyahatim sırasında öğrendiğim bir şey de şu: en iyi gurme insanın kendisidir! Genel geçer bir takım kurallar baki kalmakla birlikte, bir şarap damak zevkinize hitap ediyorsa, o şarap iyidir, mutlaka pahalı  ve yıllanmış olması gerekmez. Keza her şarap yıllandırılmaz.

Fransız dostlarımız darılmasınlar, şarabın anavatanı Anadolu’dur. Çıkar politikaları ve ağır vergiler nedeniyle dünya piyasasında hakettiği yeri günümüzde bulamıyor olsa da, Anadolu şarapları bir başkadır. Tadını bilen bilir.

Efsaneler söyler, kutsal kitaplar yazar: Doğu’da Tufandan sonra Ağrı Dağı’nda konaklayan Nuh Peygamber zamanına, Batı’daysa Diyonisos‘a kadar gider üzümün, bağcılığın ve dolayısıyla da şarabın tarihi. Bilimsel kanıtlar da mevcut elbette.  Anadolu’da bulunan en eski izler Alacahöyük’te MÖ 3000 yılına tarihlenen altın şarap kadehi ve güğümü ile Kültepe’deki MÖ 1750 yıllarından koçbaşı şeklindeki içki testisidir. Hitit tabletlerinde şarabın günlük hayattaki ve dini törenlerdeki yeri anlatılıyor. Konya Ereğli’ye bağlı Ivriz’de bulunan taş kabartmada Hitit tanrılarından Tarhu bir elinde üzüm salkımı diğerinde buğday başağı ile görülür. Doğanin sunduğu en değerli iki yiyecektir bunlar.

Yani Yunan mitolojisindeki Diyonisos (eşleniği Roma mitolojisindeki Baküs) şarabın anavatanını İyon yarımadası olarak işaret etse de, Anadolu’da Hititler MÖ 3000’lerde, yani Yunanlılardan 1000 sene evvel şarap ve bağcılıkla meşguldüler.

Anadolu’nun batı sahillerinde yaşayan Fenikeli tüccarlar, şarabı amforalarla Ege adalarına oradan da Yunanistan’a taşıdılar. Şarap ticareti bu şekilde güneyde Fenikeliler, kuzeyde Trakyalılar ve hatta doğuda Asurlular tarafından Mezopotamya ve Mısır‘a kadar yaygındı. Anadolu’da yetişen üzüm asmasının Marsilya üzerinden Fransa’ya gelişinin ise Euxenus adında Foça’lı bir gemici sayesinde MÖ 600 yıllarında gercekleştiği söylenir.

Bu konuda daha kapsamlı bilgi için www.hayyam.com adresine bakılabilir. Şarap tadımından üzüm çeşitlerine ve ilgili efsanelere kadar bir çok ilginç makale mevcut sitede.

Şarap deyince mevzu derin, yazmakla bitmiyor. Bin yıllardır da zaten büyük şairler, ozanlar söz söylemişler üzerine. Bunların içinde elbette Iranlı ama dünyaya mal olmuş Omer Hayyam’ın yeri ayrıdır. Malesef ülkemizde bugün, onun bin yıl öncesinden günümüze yankılanan aydınlık, cesur dizeleri mahkemelerde yargılanabiliyor. Sözde modern zamanlara orta çağ gölgeleri düşüyor. Ama yine de pes etmemek, okumak, okutmak ve anlatmak gerekiyor yılmadan.

Bin yıllardır Anadolu halklarının kültürlerinin bir parçası olagelmiş şarap, tasavvuf edebiyatında ilahi aşkı simgeler. Bu inceliktir ki büyük ozan Harabi’nin dizelerine asıl anlamını verir. Ama işte üstadın da dediği gibi anlayabilmek için önce bilmek lazımdır haram ile helali..

Ey zahit şaraba eyle ihtiram
İnsan ol cihanda bu dünya fani
Ehliye helâldır , naehle haram
Biz içeriz bize yoktur vebali.

Sevap almak için içeriz şarap
İçmezsek oluruz düçar-ı azap
Senin aklın ermez bu başka hesap
Meyhanede bulduk biz bu kemali.

Kandil geceleri kandil oluruz
Kandilin içinde fitil oluruz
Hakkı göstermeye delil oluruz
Fakat kör olanlar görmez bu hali.

Sen münkirsin sana haramdır bade
Bekle ki içesin öbür dünyada
Bahs açma Harab-i bundan ziyade
Çünkü bilmez haram ile helali.

06.08.2012

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s