Gitmek

Terlemişti. Başımı biraz uzatsam burnumun değeceği çıplak omzu, parfümün taneciklerine asılmış inceden tütüyordu. Bu ani yakınlığın gerginliğinden olacak, elini biraz fazla sıkmışım. Tabi tüm tansiyon gereğinden fazla sıkılı elimden ona geçti. Rahattı. Beni de rahatlatabilecek tek şeyin bu olduğunu bildiğinden bozuntuya vermedi ama parmaklarını hafifçe kımıldatıp diğer eliyle kürek kemiğimin altına hafifçe bastırdı. Zaten dengemi tam bulamamıştım, bu beklenmeyen hamleyle ona iyice yaklaşıverdim. Direnmek estetiği bozacaktı. O daha kulağıma fısıldamadan ben dediğini yapmıştım.

— Kendini bırakmazsan olmaz.

Teslimiyetin verdiği ağırlıkla gözlerim hafif kapandı ama ayakta kalmam için gereken güç her adımında iç bacağıma çarpan dizinden bana geçti. Aynı frekansta buluşana kadar sürdü ivmelenme ve pürüzsüz bir ahenkle akmaya başladık, biz ve aynadaki aksimiz…

Epey uzaktan, Dominik Cumhuriyeti’nden gelmişti. Tutkuya dans adanmış bir ülkeden. Söz vermeyen, sabahı olmayan, sadece geceyi yaşayan geceden siyah aşkların dansı. Savaş yok içinde, tango gibi değil. Sadece karşı konulamayan bir tutkuyla birbirine çekilmiş, tüm fizik ve ahlak kurallarını ihlal eden bir duruşla kendini müziğe teslim edenler…

Müzik sustuğunda ne yapacağımı bilemedim. Neyse ki bir usta vardı karşımda, hem dansta hem de hayatta iyiydi. Beni kendinden ayırdı, bir iki kez döndürdü ve sol kolunun üzerine yatırdı. Şaşkınlığıma esmer yüzüne beyaz bir gülümsemeyi fütursuzca yayarak yanıt verdi. Sonra selamladı ve bıraktı. Bir iki saniye bekledim bünyem yer çekimiyle anlaşıp dengesini bulabilsin diye.

— Hadi arkadaşlar, bu kadar mola yeter. Derse devam edelim.

Çıktığımda hava kararmıştı. Saatlerle oynamanın bedeli güne erken veda etmek. Serindi. Mevsim hızlı değişecek gibi görünüyordu. Sonbahar sırasını savmıştı. Kış gelsindi artık. Acı da dakikti mevsimler gibi. Şaşmıyordu. Yeri ve zamanı kaderin belirlediği bir düello işte hepsi bu.

Akşam trafiğiydi. Karanlık ve yoğun. Bin bir çeşit ışık gözümü alırken, boğazımı yırtarcasına içimden gelen ve dudaklarımdan dökülen cümleyi duyduğumda, aslında bu kararın çoktan benim dışımda verilmiş olduğunu anladım. Aynı anda etraftaki ışık gözyaşımda yansıyarak ikiye katlandı. Tüm bedenim ve ruhum, yani işte geriye ne kaldıysa, isyanın ötesine geçivermişti. İsyan olmadı çünkü hiç. Şımarık bir alevin yaladığı sebepsiz bir kâğıt parçası gibi hızlıca kendi içime kıvrılmıştım hemen. Bu benim sınavımdı, onunla ya da olanlarla ilgisi yoktu. Herkes bir başkasının hayatında figüran değil mi?

— İyi akşamlar.

— İyi akşamlar hanfendi.

— Otogara lütfen. Yalnız yarım saat filan var otobüsün kalkmasına, yetişebilir miyiz? Trafiğe takılmadan gidebilsek…

— Merak etme hanfendi, yetiştiririm ben.

Yabancıydı ama sesinde güven veren bir ton vardı ki, beni sakinleştirdi. Koltuğa biraz daha yerleştim, sırt çantamı kenara bıraktım ve camdan dışarıyı seyretmeye koyuldum. Otobüs koltuğunun hayali yüzüme bir gülümseme yaymaya başladı ki, fazla dalmışım herhalde, sıçradım.

— Korkunç başım ağrıyo, deliricem.

— E normal tabi sabahtan beri direksiyon başında.

— Ya abla ben aslında çıkmıyorum işe. Araba benim, ama iki şoför de yok. Biri hasta birinin de çocuğu oldu yeni, izin verdim mecburen. Yirmi saattir işteyim.

— Aiy, kolay gelsin valla sizin de işiniz zor.

Kendi cümlemin klişeliği ve karşıdaki insana sohbeti uzatmamasını salık veren sığlığından kendim iğrendim. Hâlbuki sohbet etmek istiyordum. Hiç değilse beynimde dönüp duran replikleri duymazdım böylece. Sihirli bir frekansa radyo süsü verilmiş olmalı ki hemen imdadıma yetişti ve tanıdık bir melodi yükselmeye başladı ensemden.

— Ah, değiştirmeyin lütfen bu şarkı kalsın. Teşekkür ederim.

— Abla pek anlamıyorum ama seviyorum ben de bu şarkıları. Almanya’daydım ben, döndüm sonra. Yapamadım oralarda. Annem babam hala orada ama ben duramadım işte.

— Zor olmalı evet.

Bana neler oluyor böyle? Hâlbuki en rahat yabancılarla konuşurum. Bazen abartıp ne var ne yok anlatırım, sonra ürpertir beni bu şeffaflık.

— Bu şarkı şey diyor, hayalin gerçek olana kadar hayal kurmaya devam et. Zaten sözleri anlaşılmasa da müzik aynı şeyi hissettirmiyor mu?

Hadi bakalım, şimdi de fazla entelektüel bir yola saptık. Aynı anda taksici de bir yan yola sapıp ilerlemeyen trafikten çıkardı bizi. Sanırım o manevraya yoğunlaşmıştı ki son cümlemi duymadı. Ya da dünyanın en olgun insanıydı ve duymazlıktan geldi.

— Abla şimdi buradan rahatça kaçarız, yoksa senin otobüs sensiz gider. İstanbullu musun abla, yoksa gezmeye mi?

— İstanbul’da yaşıyorum. Buraya gezmeye geldim.

— Abla insan Ankara’ya gezmeye gelir mi? Ama abi burada galiba?

— Abi mi? Ha yok o benim çok yakın bir dostum. Yabancı o, Ankara’ya bir iş için gelmiş ben de onu görmeye geldim.

Gülünecek durumda olmalıydım. Otobüsü kaçırmak üzere, bir Pazar akşamı- ki evrenin en sıkıcı günüdür- garip bir samimiyetle benimle muhabbet ederek beni otogara yetiştirmeye çalışan bir taksiciye hayatımla ilgili açıklamalar yapıyordum. Başka herhangi biri çoktan,

— Size ne efendim. Lütfen acele edelim, geç kaldım.

gibi merhametsiz bir terslemeyle sessizliği sağlamış ve tamamen otobüs kaçırma stresiyle meşgul yolculuğunu sürdürebilirdi. Bense, hani adam dese ki

— Abla, İstanbul’a gidip de n’apıcaksın. Gel şurada bildiğim bir yer var, çay içelim muhabbet edelim. Üstüne bir de kafaları çekeriz…

iki bir etmeyeceğim, gideceğim peşinden.

Tabi bu biraz telaşlı izahat vermemin kendi içimde psikolojik çözümlemesini yapmak için psikolog filan olmaya hacet yok. Ankara’daki asıl “abi”nin narin bünyemde yarattığı gerilim ve giz, hiç tanımadığım birine bile açıklama yaptırıyordu bana. Hâlbuki kendim sorgulayınca rahatlıkla geçiştiriyordum. Bir süredir. Bambaşka acılar hâkim, aşkım çaresiz ve hükümsüzdü.

— Abla şu ışığı da atlattık mı geldik sayılır. Ne kadar kaldı senin otobüse?

— On beş dakika filan var. Yetişiriz herhalde. Mutlaka dönmem lazım, yarın iş var.

— Ne iş yapıyorsun? Ben seni öğrenci sanmıştım.

— Hah. O kadar ufak değilim maalesef. Öğretmenim ben.

— Oo hoca hanım yani.

Genç kız hafifçe güler…

— Evet, öyle de diyorlar.

— Branş nedir?

Branş diye son derece akademik bir terim halkımın ağzına pek de yakışıyor diye düşündüm. Kendimi aydın sayıp soyutladığım için kendimi kınadım sonra. Bu kadar uğraşmasam kendimle…

— Müzik öğretmeniyim.

— Hocam, ben bayılırım sanat müziğine. Senin bile bilmediğin şarkıları türküleri bilirim ben şaşarsın. İki hastalığım var benim, biri müzik biri de Beşiktaş.

— Ya hakikaten maç n’oldu biliyor musunuz?

— Ne maçı?

— Fener maçı, bir birdi en son.

— Fenerli misin abla yoksa?

— Yok canım, Galatasaraylıyım.

— Deseydin ben seni yetiştirmeye filan uğraşmazdım, bak geldik nerdeyse. Artık buradan yürüsen yakalarsın otobüsü.

— Aman yapmayın gitmem lazım.

Tam burada güldük. İçten ve pazarlıksızdık.

Gitmem lazımdı ve gittim. Kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyenlerdendim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s