Bekleme Odası

Bir bekleme odası. Altı sandalye, bir sehpa, iki kapı.

Beni çağırdıkları andan itibaren ne kadar zaman geçti bilmiyorum. İlk başlarda hesabını tutuyordum iyi kötü ama bir yerde şaşırmış olmalıyım. Aylar da olabilir saatler de. Evrenin oda süsü verilmiş bu noktasında zaman civa gibi, ağır ve sağa sola yalpalayıp duruyor. Pencere olmamasının da dünyanın kendi etrafında dönmesinden kaynaklanan saat algısının eriyik hale gelmesine katkısı yadsınamaz.

Sandalyelerin ikisi boş. Uzun yıllar oturulmaktan minderlerinde bir eziklik, renklerinde bir solgunluk. Üçüncüsünde ben oturuyorum. Boş olanlar iki yanımdakiler. Benim oturduğum sandalye ve iki boş sandalye, biz böyle bomboş duvarlardan birine dizilmişiz. Karşımızda diğer üç sandalye ve onlar dolu. Bir kadın ve iki erkek oturuyor. Nasılsa vaktimiz bol, tarif edeyim.

Kadın ellerini kucağında kavuşturmuş, tedirginliğini saklayamıyor. Kiremit rengi bir etek ve krem rengi bir kazak var üstünde. Etek dar ve kısa değil, dizlerini örtemiyor ama. Dizleri bitişik elleri gibi. Ayakları ağırlığını parmak uçlarına vererek sıkıca yere basmakta. Ayakkabıları siyah, topuksuz, kimliksiz. Kendi seçmemiş, ona verilmiş. O da buraya gelebilmek için ayaklarını onların içine sokmuş. Küçük ya da büyük değiller, küçük parmağını vurduğundan da şikayet edemez çünkü öyle bir şey olmuyor. Uzun süre oturmaktan sadece, bir miktar şişen ayaklarının ayakkabıya içeriden yaptığı basınç çok doğal bir tepkiye yol açıyor hepsi bu. Biraz sıkıyor ama acıtıyor da denemez. Şöyle biraz uzatsa, hafiften bileklerini çevirse zorlanan damarları biraz rahatlayacak ama bunun ne yeri ne de zamanı şimdi. Bekliyor.

Kadının solunda, yani benim tam karşımda – ya da karşımdaki üç sandalyeden ortadakinde – oturan kır saçlı bir adam. Kadından daha yaşlı, ya da dış görünüşü beni bu varsayıma yanıltıyor. Yeni olmayan bir takım elbise sırtında, gazete okuyor. Yakın gözlüklerini yanına almayı unutmuş olacak ki epey aşağıda tutuyor gazeteyi. Ben de böylelikle yüzündeki çizgileri görebiliyorum. Şaşı bak şaşır oyunlarında saklı resmi görmeyi genelde beceremem. Halbuki gözlerimi şaşı yapabiliyorum. Yine de olmaz. Olsaydı, belki bu yüzdeki çizgilere de şaşı bakıp olmadık şeyler görebilirdim. Üç boyutlu bir labirent sanki, başlangıç noktası göremediğim bir derinlikte olan. Bir insanın yüzünün bu derece kırışabilmesi için ne kadar zaman geçmesi gerekir diye sordum kendime. Ya da ne kadar miktar kolajen eksilmesi ömründen. Bilim adamları doğamamış bebeğin plasentasından kremler icad ededursun, bu hesap yapılmadan her şey sadece para tuzağı.

Onun da yanında – ya da solunda – genç bir adam, belki de henüz delikanlı. Bu çağın nerede başlayıp nerede bittiği, kendini adamlığa ne zaman bıraktığı tam kestirilemez; herkes için başkadır demek daha doğru olur belki. Üstünden başından, halinden tavrından kestirmeye çalışıyorum ama zor. Bir şey vuku bulmalı ki anlayabileyim henüz/hala delikanlı olup olmadığını. Bir bacağını diğerinin üzerine atmış, arkamdaki duvarda bir noktaya sabit bakışları. İçeri girdiğimde orada bir tablo asılı olduğunu hatırlıyorum ama neydi kimbilir? Bu çok önemli bir ipucu olabilirdi genç adam hakkında. Tabi o tabloya mı bakıyor, yoksa tablo düzlemini bir pencere yapmış da daha uzakları mı seyrediyor bunu da kesinleştirmek lazım.

Ve bu üç insanın karşısında da ben oturuyorum. Kendimi nasıl tarif etsem. Yağmurlu havalarda giydiğim mevsimlik pardesüm hala sırtımda, çıkarmamışım nedense. Tavırlarım şüpheli. Başım hafif öne eğik ama gözlerim sürekli etrafı tarıyor. Zaten öyle olmasa bu kadar gözlemi nasıl yapayım. Nasıl yaptığım bariz de neden yaptığım merak edilebilir. Gerçi bu sorunun cevabı da bir çok insan için basit: can sıkıntısından.

Burayı bana eski bir arkadaşım tarif etti, zaten yeni bir arkadaşım yok – uzun süredir kardro açmıyorum. Bir gün ona çok canım sıkılıyor dedim. Ama öyle bildiğin gibi değil; biri canımı almış, çamaşır sularıyla yıkamış ağartmış bir güzel, şimdi de sıkıyor dedim. Anlıyorum dedi. Herkesin herkese dediği anlıyorumlardan biri değildi bu. O anlamadan anlıyorum demezdi. Anlamayınca da anlamadım derdi, başkaları gibi kafa sallamazdı. O anlıyorum deyince insan anlaşılmaya en çok yaklaşılan o büyülü dağa çıkmış gibi olurdu.

Sonra konuyu değiştirdi, fazla üstünde durmamış gibi yaptı. Gitti. Birkaç gün sonra elinde bir adresin yazılı olduğu bir kağıt parçasıyla çıkageldi. Buraya git mutlaka dedi. Doktor değil, müneccim değil, büyücü değil ama başka türlü bir şifacı dedi. Git dedi.

Konuyla ilgili ilk diyalog kadar kısa sürdü bu da. Havadan sudan konuştuk. Can sıkıntısından bir taburu doyuracak kadar yaptığım yemeklerden ikram ettim. Çok beğendi. Evet, ben çok güzel yemek yaparım.

O gittikten sonra adresi tekrar okudum, zihnimdeki kent haritası üzerinde yerini işaretledim ve ertesi gün ilk iş gitmeye karar verdim. Sabah olduğunda ama, can sıkıntısının fesat eltisi olan üşengeçlik de yanı başımdaydı. Oyalandım, ertelemeyi düşündüm kendime tam söylemeyerek. O sırada telefonum çaldı. O kağıt parçasında yazan adresten aradığını iddia eden, kadın mı erkek mi olduğunun ayırdına varamadığım bir ses beni çağırıyordu. Fazla boş yerleri kalmamıştı, bugün mutlaka gelmeliydim, yoksa aylarca beklemek zorunda kalabilirdim.

Sonuç: buradayım. Can sıkıntıma çare bulunacağına inandığımdan değil, bu çareyi bulduğunu iddia eden birinin şu an hayal edebildiğim en ilginç kişilik olması gerektiğinden buradayım. Hissedilemeyen bir dozda da olsa yine de bir heyecan, merak, vs. Bekliyorum. Sabırsızlanmıyorum çünkü hayatımın bu evresinde sabır kavramı ortadan kalktı. Tükenerek değil, sadece yok oluverdi. Gereksizdi çünkü, var olamayacağı ispatlanınca kendini imha etti.

Sağımda ve solumda birer kapı var. Biri bu bekleme salonuna girerken açtığım kapı. Diğeriyse arkasında beni bekleyen şifacının olduğu kapı. Bu kapının açıldığını henüz görmedim. Ben geldiğimde kadın ve kır saçlı adam beklemekteydiler, genç olanıysa benden sonra geldi. Kimse birbirine bakmıyor ve konuşmuyor. Belki de herkes kendini bu odada yalnız sanıyor. İnsanların birbirine sizin ne şikayetiniz var diyebileceği bir samimiyetten  eser yok.  Küçük bir ışık görsem soracağım, merak ediyorum çünkü onlar neden buradalar. Can sıkıntısından mı yoksa başka türlü bir yakası açılmadık illetten ötürü mü? Şifacımızın uzmanlık alanı hakkında sorular sormuş olsaydım belki karşımdaki insanların burada oluş nedenleriyle ilgili daha yaklaşık akıl yürütmeler yapabilirdim. Şimdiyse onların hikayelerini dilediğim gibi anlatabilirim, kim karışır.

Kır saçlı adam okuduğu gazeteyi katlayıp sehpanın üzerine bıraktı, sol bacağını sağ tekinin üzerine attı, kollarını göğsünde kavuşturup sandalyesinde hafifçe kaykıldı. Zihnindeki fotoğraf karelerinin kontrastını arttırmak için hafiften gözlerini kıstı, bu yüzündeki kırışıklıkları ve bunların sayısını ikiye katlatı. Çocuklarını düşündü. Oğlan çalışkandı, belli ki adam olacaktı ama kız haylazdı. Genelde tam tersi olur ama bizimki annesine çekmişti. Büyüyüp serpildikçe de liseyi bile bitirmeden kocaya kaçacak korkusu sarmıştı. Annesi sevinirdi kesin, hele bir de cüzdanı kabarık olursa damadın. Analı kızlı yolarlardı artık şaşkın tavuğu. Tabi damat şaşkolozsa, anası babasından en az biri cin olurdu. Gelinlerine laf etmez, gelip onun başına ekşirlerdi banka hesabından eksilen her yüklü miktarda. Oğluysa tatillerde birkaç gün uğradığı babaevinde bu hikayeleri duydukça tiksinir, ailesini küçümserdi. İşte en çok bu kahrederdi onu: oğlunun karşısında karısına kızına söz geçiremeyen ezik baba. Bir an önce bir şeyler yapmazsa hayatın ona biçeceği son perde rolü bu olacaktı. Kabul ediyorum, fazla yirminci yüzyıl Türk romanı acıklı aile portresi oldu. Ama olasılık dışı değil, mutlaka bir yerlerde bu tarife uyan en az bir aile var. Bu matematik netlik, hikayemi dayayabileceğim sağlam kayayı sunuyor cömertçe.

Bu arada dikkatimi kır saçlı adamdan alan bir kıpırdanma oldu sol tarafta. Kadın nihayet ellerini birbirinden ayırdı. Avuçları terlemişti, kimseye belli etmemeye çalışarak avuçlarını hafifçe üfledi ve sonra eteğine bastırdı kalan nemi emsin diye polyester kumaş. Gözleri durmadan önündeki bir boşluğa bakıyordu, göz bebekleri büyüyüp küçülerek. Odaklayamıyordu bir şeyleri. Hayatının mühim bir kavşak noktasına gelmişti ya da bu kavşaktan kaçamamıştı bir türlü. Olduramamıştı. Şimdi kendi hatalarını da bir bir görüyordu ama iş işten geçmişti. Kavşak bütün keskinliğiyle arkasında duruyordu. Ona arkasını dönmüştü ama hayatında geriye gidemeyeceğinden, şimdi önünde uçsuz bucaksız bir uçurumdan başka bir şey yoktu. Derinliğini algılama çabasıydı göz bebeklerininki ama nafile. Öyle kalakalmıştı, ne dönüp iki yoldan birini seçebiliyor ne de kendini uçurumdan bırakabiliyordu.

Kavşaktan uzanan yollardan biri seçim yapmamaktan geçiyordu. Başka bir deyişle hayatına olduğu gibi devam etmek seçiminden. Buna her zaman seçim denemez, ama bu mevzu derin, girmeyelim. Bu yoldan giderse, hata olduğuna çoktan karar verdiği bir ilişkinin içinde,  artık – ya da hiçbir zaman – sevmediği bir adama ve olası çocuklarına adanmış bir hayat olarak akıp gidecek ve bir gün huzur içinde yok olacaktı. O güne kadar bekleyebilir miydi? Dışarıdan bakıldığında dikensiz görünen bu yol, sırf hayatın sonsuz alternatiflerini henüz yazılmadan sildiği için acımasızdı. Diğer yolsa işte bütün bu harika, korkunç, dayanılmaz, mutluluktan öldüresi seçenekleri içeriyordu. Sorun bilinemez olmasındaydı, yani seçilmeden. Ve bir kez seçildikten sonra elbette ki geri dönüş söz konusu değildi. Peki ama çekip gidecek de ne yapacaktı? Ailesinin yanına dönmekten başka henüz maddi bir çaresi yoktu. Annesi muhtemelen çılgına dönecek ve önümüzdeki en az on beş yıl bu yaptığını başına kakmak suretiye günlerinin bir kısmını zehredecekti. Babası vakur karşılasa da yüzündeki o hayal kırıklığı on sekiz yaşından beri zaten hiç silinmemişti. Hayatını yaşamak için bu kadar acele ettiğine şimdi içi yanıyordu. Halbuki delikanlı çağlar önemli kararlar vermek için değildir. İnsan bir savaşta ölebilir, ya da dünyayı dolaşabilir ve yahut ağzında bir saman çöpü aylaklık mesaisini uzatabilirdi. Ama önemli kararlar –kimi seveceği, ne iş yapacağı, ne olacağı gibi –vermeye zorlanmamalıydı. Tabi onu kimse zorlamamıştı.

İki kapı hala sımsıkı kapalıydı. Biz içeridekiler zaten kalkıp da açmayı ya da tıklatmayı aklımızın ucundan bile geçirmiyorduk. Kapının dışındakiler – ya da içindekiler – se bizi unutmuş gibiydiler. İçeride şifacı dışında en az biri daha olmalıydı. Yoksa niye neyi bekliyorduk. Kimse sıkılmış görünmüyordu. Bense zaten aradaki farkı uzun zamandır bilmediğim için, bir nevi renk körüydüm bu konuda. Bir bekleme odasında bekliyor olmak hayatıma sadece mekansal bir değişiklik getirmişti o kadar.

Genç delikanlı – bunların yaşlıları pek sevimli olur – arkamdaki duvara diktiği gözlerini her nasılsa ayırdı. Odada şöyle bir göz gezdirdi, ki bu arada az kalsın göz göze gelecektik. Son anda gözlerimi indirmeyi başardım da gereksiz bir temas kurulması engellendi aramızda. Yoksa hikayesini nasıl anlatabilirdim.

Akıllıydı. Dünyada olup bitenleri kolayca kavrıyordu. Bunlar daha çok madde evreninde, içine insan faktörünün katılmadığı tepkimelerdi. İşte suyun kaynaması, dünyanın dönmesi, sapasağlam bir köprünün üzerinden uygun adımlarla geçen bir tabur askerin bu köprüyü – denk gelirse – kolaylıkla yıkabileceği, vs. Aklının ermediği, ya da anlamamasını eksiklik olarak görmediğinden belki de, anlama gayreti içine girmediği konular uçucuydu onun için. Kimya dersinde gazları kavraması benzer şekilde zor olmuştu misal. Kendini çok da yormazdı zaten. O üzerine düşen görevleri fazlasıyla yerine getiriyordu. Ailesi onunla gurur duyardı okul ve iş hayatındaki başarılarından. Bir iki kafa dengi arkadaşı da vardı, fazlasını kim ne yapsındı, dert dinlemekten başka işe yaramıyorlardı çoğu zaman. Bir işe yaramak önemliydi onun için, erdemdi. Çalışmayan insanları, iş bulamadıkları için ya da sırf aylaklıktan çalışmayan diye ikiye ayırma zahmetine hiç girmezdi. Çalışana iş mi yoktu? (Hikayelerimdeki kahramanları yargılamak üzerime vazife değil. Kaldı ki haddim değil. Ben anlatıyorum sadece. Onlar insan olmaları gereği kimi zaman duygusuz, sığ, görgüsüz, özenti, kaypak, basiretsiz, korkak olacaklar elbette. Hangimiz değiliz?) Şimdi onun niye burada olduğuna dair sıkı bir neden bulmalıyım. Nasıl bir travma yaşamıştı da kendi dahil kimse çare olamamış, o da bu şifacının yerine sürüklenmişti?

Yavaş yavaş uykum gelmeye başladı yine. Can sıkıntısının yan etkilerinden biri, son zamanlarda iyice azıttı. Birden bastırıyor ve çok sıkıcı bir ders ya da toplantının ortasında gözlerini açık tutamayan biri gibi dirensem de boşuna. Uyuyuveriyorum. Çok güzel ve derin uykular bunlar genelde. Sonunda yine bir ruya uyandırsa da beni, dinlenmiş kalkıyorum. Ve uyanmanın ertesindeki o kısa anda can sıkıntısı yok, tazelik var. Şimdi de yine, bu bekleme odasında, karşımda üç kişi olduğu halde uykuya dalmak üzereyim. Uyanınca devam ederim artık hikayelerin geri kalanına.

Gözlerimi araladığımda hafif bir tıkırtı vardı havada ve demini almış çay kokusu. Hadi kalk artık çok uyudun dedi biri. Çay demledim, içelim açılırsın. Ses arkadaşıma aitti, orasını anladım. Bir de evdeydim. Ne zaman eve dönmüş de ne zaman uyumuştum? Hafızamı zorlamaya çalıştımsa da boşluklar dolmadı hemen, bir iki ince belli çay bardağı kadar sürdü.

Bak asıl ben bugün buraya niye geldim diye başladı arkadaşım ben daha ona sormadan, bana elindeki kartı uzatırken. Bu doktora mutlaka gitmelisin, alanında çok başarılı, tedavi etmediği kimse kalmamış, ben eminim sana da şifa olacak dedi. Gülümsedim elimde olmadan. Ben zaten gittim dedim, ama sıra bir türlü bana gelmedi, önümde de daha en azından iki kişi var. Hayır dedi bahane istemiyorum, senin adına randevu aldım bile, yarın birlikte gidiyoruz o kadar.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s