Oje

Bir çocuğun elleri gibiydi elleri ve de tırnakları. Pazartesi sabahı kadar kısa kesilmiş ve bir beden dersi sonrası kirliliğinde. Şeytan tırnakları baş vermiş oradan buradan hafiften. Yer yer üstleri soyulmuş, boğumlarında soğuk ısırıkları. Tırnaklarında daha çok süt içmesini gerektiren belli belirsiz beyaz lekeler.

Daha fazla bakamadı ellerine. İnsanın en gizleyemediği uzvuydu. Ne olup bittiğini hemen ele verirdi. Eller.

Yemek, çamaşır, bulaşık, çocuk…

Tarla, sap, saman…

Kömür, soba, is…

Toner, daktilo, radyasyon…

Bütün bunları ve daha nice deformasyonu silebilecek, silemese de örtebilecek en azında tek bir çare vardı bilinen: oje. Ve ama kırmızısından. Fransız manikürüyle olacak gibi değildi; o belki ancak burjuva bohem Paris hanımlarının işine yarayabilirdi ama bozkırda kimseye faydası yok.

Ellerine bakmamak için yumduğu gözlerinin önüne şekerli saç spreyi kokan serin bir berber salonu geldi. Bir berber bir diğerine bir şeyler demişti zamanında ve bu düzen kurulmuştu. Sadece saç baş yaptırmaya mı gidilirdi berbere? Özellikle bazı taşra kentlerinde, kasabalarında neden hiç psikolog tabelası görülmezdi onca avukat ve doktorunkinin yanında? Vardır elbette gereğinden fazla kapısında boya lekeli havlular kuruyan berber dükkanları. Kırık saçlar ve sararmış tırnaklarla birlikte gam keder de dökülür yerlere ve çırak tez elden süpürür onları, bekletmez.

Gözlerini açtı, ellerine bir daha baktı, yüzü ekşidi, yutkundu. Bunun geri dönüşü yoktu, bugün bir vakit bulup berbere gitmesi şarttı. Gitmişken belki saçlarına da…

Çıktığında gökyüzünde güneşin batıyor olmasından meydana gelen bir kızıllık vardı evet ama onun gözlerinden bakan biri her yeri kıpkırmızı görecekti. Tırnaklarının alev kırmızısı sanki aldığı her fotonu sağa sola savurup nereye çarpsa kendi rengine boyuyordu. Cilası yeni kurumuş tırnaklarına zarar vermeden onları nasıl saklayacağını düşünüyordu telaş içinde. Bir milli bayramda şiir okumaya çıkmıştı ve herkes onun yakasındaki kurdelanın bir ucunun diğerinden daha uzun olduğunun farkındaydı. Bütün gözler üstündeydi, ne dese ne yapsa yanlış olacaktı. Düzeltilmesi imkansız yakın gelecek.

Yaz sonu akşam üstü hırkasının yenlerini çekiştirdi tırnaklarını örtemeyerek. Yine de o kışkırtıcı ışıltıyı biraz gölgeledi sanki. Belki de gözü alışıyordu. Berberdeki yeni manikürcü kız iyi iş çıkarmıştı gerçekten, bazıları zanaatı sanata dönüştürebiliyorlardı. Kurumuş, çatlamış, susamış ellerini kremle dakikalarca ovmuştu. Tabi öncesinde köpüklü, ılık bir suyun içinde ölü deriler kabartılmıştı kolay ayrılsınlar yerlerinden diye. Ölüler yıkanır. Tırnaklar törpülendi, şeytan tırnaklarının önü kesildi – köklerine kimse çare bulamaz – şimdilik. Hiç acıtmadı, kanatmadı, steril steril gördü işini başını kaldırmadan. En sonunda ‘abla ne renk sürelim’ diye sorduğunda kırmızı diyemeyecek diye çok korktu. Korkmaktan bıkmıştı. Yıllarca taşıdığı tavşan yüreğini söküp atmanın şimdi zamanıydı. Sonra çok geç olabilirdi.

Kırmızıdan giren nazar çıkmazmış. Öyle der eskiler. Poponu kaşı.

Bugün korkmamanın günüydü. Hiçbir şeye hiç kimseye olmasa da kendine başkaldırıyordu. Kimden duyduğunu hatırlamadığı ama bazı ruyalarda hala tekrarlanan beşinci sınıf cehennem öykülerine bir kalkan olacaktı kırmızı tırnakları. Düşmanının yüzünü çizdiğinde, illa ki kan rengi bir iz kalacaktı.

Eve doğru yürürken gökyüzündeki kızıllık pembe ve mor renklerine ayrıştı, kum tepeleri gibi dağıldı hafif rüzgarda, gittikçe de karardı. Gözlerindeki kamaşmayı rahatlattı bu  dönüşüm. Sünmüş kollarını dirseklerine çekip yakın gözlüğü olmayan bir yaşlı insan gibi baktı ellerine, mümkün olan en uzaktan. Pürüzsüz bir kusursuzluktaydılar. Suya doymuş bebek teni kadar pembe-beyaz ve yakmayan bir alev kırmızısı. Cilanın büyüleyici kokusunu duyduğunda ellerini ne kadar yaklaştırdığını farketti. Odağını yitirmiş, artık bu sıcak renk denizinde kaybolmuştu. Hırkasının deliklerini zorlayan akşam rüzgarı üzerindeki ölü toprağını süpürüyordu. İçinde filizlenen yaşamı duydu iliklerine kadar. Kendi hayatını yok saymasına neden olacak bir içler dışlar çarpımıydı.

Bir şeyleri değiştirmek neyi değiştirir? Muhtemelen hiç. Kavurucu bir yaz günü nereden geldiği belirsiz bir esinti kadardır etkisi ve ömrü. Yine de nefes aldığını hatırlatır insana. Olanlar bitenler anlamsızlıkta yarışırken araya çocuk oyunları serpiştirmenin kime zararı olacak? Diye düşündü anahtarı çevirirken. Düşüncelerinin gürültüsünden anahtar ve kilidin birbirine sürtünmesinden çıkan kıvılcımı duyamadı. Ellerindeki kırmızı güzelliği kıskanan o sinsi kıvılcım kırıverdi tırnaklardan birini. Oje ince bir film gibi yırtıldı. İyileşmesi imkansız bir yara izi olarak kaldı kırılan yer.

Hıçkırıklara boğulmakla kahkahalara bölünmek arasında bir yerdeydi. Seçimi hayatının geri kalanını belirleyecekti. O ise sessiz kaldı. Banyoya gidip kırılan tırnağı kesti, kenarını köşesini törpüyle düzeltti. Ellerini sabunladı. Mutfağa gidip yemek hazırlamaya koyuldu.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s