Kuzey İtalya Seyahati – Apricale

Yakın bir dostumuzun burada bir evi olmasaydı yolumuz düşer miydi bilinmez. Güney Fransa ve İtalya’nın kuzey batı kıyıları elbette gezilesi görülesi yerler listesindeydi ama kıyıdan içeride bir tepenin üzerine – kelimenin tam anlamıyla – kurulmuş bu ortaçağ köyünde konaklamak ayrı bir boyut kattı gezimize.

DSC_8259

DSC_8053

Buralarda köyler hep tepe üstlerine kurulmuş, eteklerindense. Her zamanki korunma, düşmanı gözetleme iç güdüsüyle. Savaşları bol, paylaşılamayan bereketli toprakların kaderi. Daracık merdivenli/tırmanan sokaklar, daracık taş evler. Kimin kapısı kimin penceresi belli değil. Düzlem bilinci yok olmuş, daha bir dikey yaşanıyor. Kedisi bol, tırmanıcı ve düşünce yaralanmayanlardan. Kapılar hep alçak. Eski insanlar ufak ve çevik olmalılar.

DSC_8048

DSC_8075

Turizm dışında yeni hiçbir şey olmaması zamanda bir kaymaya yol açıyor hafiften. Bir de terasın tadını çıkarmaya müsade etse rüzgar! Hava soğuk, mevsime inat. Tepelerse iyice rüzgarlı. Öyle ki soba yakıyoruz geceleri; kendi kendine yanıp sönecek kadar akıllı ama kimseleri ısıtmayan bir soba!

Hayat parçalı güneşli bir terasta yenilen zeytinyağlı bir yemekten ibaret. Daha fazlasına gerek yok, daha fazlası fazla oluyor. Ama hep deniyoruz yine de, olmasa da. Halbuki biraz domates, peynir, zeytin, biraz ekmek, su ve tuz.

Hava durumu Akdeniz’e sadece ayak bileği seviyesine kadar girebilmeye müsade edince biz de kıyı boyunca dolaşmaya başladık. İlk durağımız sınırın hemen öte tarafındaki Monaco’ydu. Dünyanın en küçük ve en zengin ülkelerinden. Modern bir küçük şehir aslında, eni boyu üç kilometreyi geçmiyor sanırım. Gelir vergisi alınmıyormuş misal!

DSC_8083

Yarış vardı o haftasonu; anlamsız bir benzin yakma ve gürültü çıkarma yarışı – kim kazandı bilmiyorum. Spor izlenmez yapılır diye okumuştum bir yerde, işte bu tam tersi durumlardan. Yatlar, lüküs apartmanlar, şık hanımlar beyler. Başka bir dünya vesselam, içinden turist maskesiyle geçtiğimiz.

DSC_8086

Prens ve ailesinin yaşadığı sarayın bulunduğu tepeciğe de çıktık. Bu yüzyılda monarşi bana hep tuhaf gelir. Belki de sadece masallardan tanıdığımız roller oldukları için. Kraliyet ailesi mensuplarını normal giysiler içinde bile görmeyi yadırgarım. İlla allı pullu kuyruklu olmalı, di mi ama. Asil olma yanılgısı, bunun gerçeği para halbuki. Ama gece gündüz kralı için çalışıp sürünen bir teba olmayınca hoş bir seda oluyor prensle prensesin hikayeleri.

Ağızlarının tadını bilen deniz kenarı insanları. Yemekler hep leziz, hafif denemez ama başka türlü de o lezzet nasıl olacak. Sınır zenginliği var, hem dillerde hem sofralarda. Sınır kasabası Ventimiglia’nın pazarından alış veriş yaptık. Meyve sebze bol ve de renkliydi. Ve yine rengarenk ravioli ve makarnalar, hergün yesem bıkmam ki hergün yiyorlar.

Yani akşama ne yesek diye düşünülmüyor buralarda. Daha doğrusu bu soru can sıkıcı değil. Çeşit ve lezzet bol. Dolayısıyla hayat güneşli bir terasta geçiyor yaz kış.

Devam edecek…

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s