Bir Günlük Denemesi: Son=Başlangıç

Kasım

İlk hatırlayabildiğim kıyıya vuran dalgaların sesi. Duymayan kulaklarıma hışırtısı sıcak kumlardan süzülerek geldi. Bembeyaz köpüklerin üzerinden sarkık çeneli, kirli gri, yaşlı bir balıkçıl kuşu geçti. Kahvaltıda yakalamayı umduğu minik yengeçleri taradı kıyıya yakın sularda ama nafile, bu sabah geç kalmıştı. Kuşu takip eden gözleri titreyerek henüz doğmakta olan günün kızıl ışıklarıyla kamaştı, yıkandı, kör oldu turuncu bir aydınlıkta. Ayakları kumda ilk dalgada dağılacak hayalet izler bırakıyordu. Adaya yabancı beyaz teninde ilk ışıklarla başlayan sımsıcak bir ısınma. Ayaklarından dudaklarına hızla yükselen mis gibi bir tuz tadı, yürüdü öyle güne doğru hiç bitmeyen bir kumsalı. Nişasta inceliğindeki ılık kumlarda attım ilk adımlarımı. Bir yengeç, cüssesine nazaran dev adımlarından ürekerek yan yan geçti önünden, ilk delikten soktu kendini içeri. Kumla aynı renk ve ayak izlerinin silinme hızındaydı, gözle takibi zor. Yaşlı balıkçıl kuşu, kum rengi bir yengeç, koyu kırmızı ojeli ayak izleri, turuncu ve küstah doğan bir gün. Bunlar ilk hatırlayabildiklerim. Bir de dalgaları kıyıya taşıyan ve saçlarının gürlüğünde sönümlenen uğul uğul bir rüzgar. Sesler, ışıklar, titreşimler… O sabah olan ne varsa bir okyanustan diğerine, içinde olduğum ve hep içimde olacak okyanusa ayak izlerinden aktılar.

Hayat suda başlamış ya, ya da suyla, benimki de farklı değildi. Bir kaç gün sonra başka bir kıyıda yine bir okyanusa komşu sıcak denizde buluyorum kendimi. Etraf su değil de havaymış gibi her şeyi berraklaştıran bir gözlük camından rengarenk balıklar görüyorum. Narin mercanların seyrine dalmış sevinç içinde yüzüyor. Suyun yoğunluğundan her şey bir ağır çekimde cereyan etse de, sabırsızlık içinde bir o yana bir bu yana çevirip duruyor başını. Siyah çizgili, hapishaneden yeni kaçmış sarı balık sürüsü. Mavi mor, edasından yanına yaklaşılmaz, tek başına püsküllü kuyruğunu sallayarak salınan başka bir balık. Cansız birer kaya parçası mı yoksa öğlen uykusunda usul usul soluyan bir yaratık mı olduğu belirsiz mercan kütleleri.

Tatlı bir yorgunluk ve ışıklar içinde çıkıyor sudan. Teknede bir banka bırakıyor kendini, yüzündeki memnuniyet ifadesi süzülen sularla akıp gitmiyor, kurulansa da orada. Sonra iştahla kaşıklanan deniz ürünlü bir pilav, denizin ürünlerini kenara ayırıyor her zamanki gibi. Tadını bilemiyorum hiçbir zaman. Şeker kamışı esanslı bir iki bardak alkol dolaşıyor ısınmış damarlarında. Dönüş yolunda kestirmek için harika bir bahane ama rüzgarın uğultusu bırakmıyor. Bir yandan da bir yaz sağanağı bastırmasın mı? İşte ilk yağmur kokusunu orada duydum, belki de bu yüzden hep biraz tuz tadı gelir damağıma her yağmur yağdığında. Ürpertse de üşütmez.

Nisan

Olduğum yerde usulca dönerek onu uyandırdım. Belki de uyanmıştı da öyle bekliyordu gözleri tavana dikilmiş, tam göremiyorum. Zaten çok rahat değil artık uykuları, epeyce kımıldıyor sağa sola. Boşlukta artık haddimden fazla mı yer kaplıyorum nedir? Ama elimde değil, her şey programlı.

Önce sağına döndü yavaşça, sonra doğruldu ve bir süre yatakta oturur vaziyette kaldı. Sonra kalkıp hızlı olmayan adımlarla banyoya gitti, ardında ılık bir uyku kokusu bırakarak. Bahar artık sanırım ki cam açık, içeride gece gündüz yeni yeşeren çayılarların çabası. Bir de yaramaz kuş sesleri. Duyuyorum artık hepsini çok net. Sadece kulaklarıma su kaçmış bir uğultu eşlik ediyor her şeye o kadar.

Geçenlerde eczaneden hediye bir yüz yıkama ürünü verdiler, son zamanlarda yüzünü onunla yıkamaya başladı. Sonra bir süre yüzünü ve ellerini kokluyor hep. Kokusu ona güzel ve eski bir şeyleri anımsatıyor. Çocukken sevilen bir akrabanın banyosu mu, biyoloji öğretmeninin hep tertemiz saçları mı, net değil. Her nasılsa mevsimle de örtüşen bir koku. İyi geliyor ona, gece boyu birbirine geçmiş omurlarını rahatladıyor rahiyası. Daha dik oturuyor.

Karanlık şarkılar dinliyoruz bu aralar. Tok sesli bir adam geldiğim yerden bahsediyor. Kulak zarı, örs-çekiç-üzengi bana kadar geliyor titreşimler. Uykumda da duyabiliyorum, ya da kaydedip sonra dinliyorum belki. Tam mekanizmayı çözmüş değilim ama tanık statüsündeyim her şeye. Gittiği her yere beni de götürüyor çaresiz. Başka türlü de yanından ayırır mıydı bilmiyorum. Aşk ve hayatın özünden imalim, tadımdan yenmiyorum yani!

Başka bir gün

Kendine işkence ediyor bazen. Hissedebiliyorum tam anlayamasam da. Bu aramızdaki et ve kandan oluşan bağdan kaynaklanıyor olabilir ya da dünya kurulmadan önce de el eleydik belki. Bu tür gizemlere girmeye lüzum yok. Önemli olan benim bu konuda henüz bir şey yapamıyor oluşum. Hareketlerim ve bunların onun üzerindeki etkisi sınırlı. Varlığımı tümden duyuyor biliyorum ama yine de henüz kendi kendisiyle meşgul. Tam olarak vazgeçmesi zaman alacak.

Kuş sesleri duyuyorum, özellikle sabahın erken vakitlerinde ve akşamın darlarında. Uykuyla uyanıklık arasında sıkışıp kalıyoruz bazen. İşte o zaman bir kaç yerli kuş şakıyarak imdadımıza yetişiyor ve gün başlıyor artık, henüz doğmamış olsa bile. Yürüyüşler yapıyoruz, tadına doyum olmayan. Güneşin artık iyice ısıttığı teninde bir pembelik, kemiklerinde d vitamini telaşı. Uyuyanların uyandığı bahar bazı hortlakları da yerinden oynatıyor bazen ama daha güçlüyüz artık. Bir iki süpürge sapı darbesiyle onları tozlu çekmecelerine geri tıkıştırabiliyoruz. Belki bir miktar baş ağrısı kalıyor geriye, o da öğlene kadar dayanamıyor zaten.

Birileriyle mutlu, heyecanlı konuşması şimdilik en büyük zevkim. Hiç susmasa ve ben hep dinlesem istiyorum. Ama genelde içinden konuşuyor. O zaman duyamıyorum ama hissediyorum yine de neler döndüğünü. Söyleyecek bir sürü şey birikiyor içimde ama henüz dillerini bilmediğimden sessiz kalıyorum. Zamanı geldiğinde hepsini anlatacağım ve o da yalnız olmadığını bilecek.

Zaman düzleminde yolun yarısını geçtik. Ben zamanı uzayan saçlarından tutuyorum, oysa takvim denen bir düzenekten yararlanıyor. Bazı derin uykularda ama şaşıyor takvim ve arada sanki bir gün hiç yaşanmadan (ya da iki kez yaşanarak) geçiyor. Ama benim için böyle karışıklıklara yer yok, çünkü saçları sabit bir hızla uzuyor.

Kalın, ürkütücü vızıltısıyla bir yabani arı açık pencereye geldi. Bir iki dönenip gitti neyse ki. Arılara saygımız sonsuz, bunu anladım. Ama yine de zarar görmek istemiyoruz onlardan yok yere. Sadece arılar mı, örümcekleri de seviyoruz mesela. Yerde sürünenlerden görmek istemiyoruz ama varlıklarının dengenin bir parçası olduğunu da biliyoruz. Herkes, olmak isteyen herkes var olsun. Ama birbirimizi görmek duymak zorunda kalmayalım her zaman. Örümcekler sessiz ve hep duvarların uzak köşelerindeler. Ağlarını örüp bekliyorlar ve eve bereket getiriyorlar. Yani öyle inanılır, biz de inanıyoruz. İnanmak doğal bir bebeğin parmağını emmesi kadar.

Mis gibi kokular yükseliyor bazen ocaktan. Ocak dediğime bakmayın, ateş yok ama kırmızı bir ışık yemeği kızdırıp pişiren. Hepsinden oburca tadıyorum. Her gün yeni bir tat yeni bir koku öğreniyorum. Öğrendikçe yine istiyorum. Yedikçe yerimde duramıyorum. Bugün ıspanak var misal. Daha önce yedim sanırım ama tam hatırlamıyorum. O zaman belki de yeterince tad alma duyum yoktu. Bu sabah aldık, civardaki bahçelerden henüz toplanmış, çıtır çıtır yapraklar. Önce onlar suya kondu. Beklerken soğan kavruldu, ki tam ben o sıralar acıkmaya başladım bile. Kavrulan soğanlara eklenen domates salçası. Öyle sihirli bir şey ki domates, neyin içine girse kendini sevdiriyor. Salçanın kokusu da biraz çıkınca çıtır ıspanak yapraklarını ekledi. Hafif kavurdu, hemen sulanıverdiler zaten. Sonra bir avuçtan da az pirinç, tuz, karabiber. Ne kadar kolay! Yemeğe ne hacet, eve yayılan koku yetiyor insanın yaşadığını anlamasına. Ve her ne olursa olsun devam etmek istemesi de bu kavrayıştan geliyor. Yani şimdilik öyle olduğunu düşünüyorum var olan beyin hücrelerimle.

Başka bir gün

Kötü bir geceydi. Yağmur hiç durmadı. Hala da durmuyor. Öyle huzur veren kokulu bahar yağmurlarından değil, bahar olmasına rağmen. Kafanın içinde yağıyormuş gibi, tek düze ve sinir bozucu bir gürültüyle, şiddetini hiç değiştirmeden devam ediyor. Pencereleri açıyor, hiç bir damla girmiyor içeri. Yalan bir yağmur. Gerçekten ıslatıyor mu bilinmez.

Açık pencereden yağmur yerine giren serinlikten ürperip çarşaflara sarıldıkça boğuldu. Üzerinde beyaz örtüler serili durgun bir suydu ilki. Biri bir diğerini tutup dibe çekti, onun da ayağı takıldı bu sürüklenişe. Su ve örtü birbirine dolaşıp içinden çıkılması imkansız bir boğulma sundular. Bir çığlıkla kesebildi yüzünü kaplayanları. Sıcaktı. Sonra yine içine uyanılan ruyalar devam etti. Durgun denizler o girer girmez kabardı, içinde siyah kuyruklu balinalar peyda oldu. Sular..

Yağmurun durmasını bekliyor, durmuyor. Baharın son ayı ıslak ve serin. Işıklı ama, sızıyor giydiği beyazlıklardan içine kadar. Gözlerim kamaşıyor bazen, yumuyorum sımsıkı. Uyku efendim, boyun eğiyorum şimdilik.

Mayıs

Bahar pencerelerde nazlanıyor. Hala iliklerine kadar sızan serin bir kış sonu rüzgarının korkusundan giremiyor içerilere. Sabaha karşı çarşaflarında üşüten bir sarılma, sarınma isteği. Ama benim keyfim yerinde, ne de olsa en yaşanası mevsimdeyim. Bir süre daha..

Bir telaş, hazırlıklar, bazı bazı gergin konuşmalar. Sonu hep bir eşyaya bağlanıyor. Evden çıkılıyor, bir yerlere gidilip bir şeyler bakılıyor. Sonra banka hesabından seve seve eksilen rakamlar, eşya şeklinde eve geliyor. Beklenenin gelmesinden önce uyum çabaları. Ama bunlar hep ikinci derecede önemliymiş; öyle diyor, öyle düşünüyor yani ben oradan biliyorum. Yürek sıkışmadan alınan bir nefesmiş tek kaygısı. Eh o da bana düşüyor.

Sağa sola çarpıyorum son zamanlarda artan bir şiddette. Yani bu hareketlere engel olamıyorum, olmak istemiyorum. Yumuşak duvarlar esneyip geri geliyorlar. Bazen bunları yaparken izlendiğimi hissediyorum, ya da biliyorum. Henüz bu iki eylem arasındaki sınırlar muğlak. Onun için de öyle olmalı. Ama insan hissettiğini daha çok bilmeli, bildiğine daha çok güvenmeli, güvendiğine daha çok inanmalı. İşte bu sarmal denklem koyu gecelerde çatırdıyor. Ama sonra zehri alınmış bir bardak demli çay, rüzgarda sağa sola savrulan çekmeceleri geri kapatıyor. Yanında bir dilim de kek olursa..

Başka bir gün

Kilometrelerce dolaştık geri geldik. Haftalar geçti. Zaman ve mesafe birimleri niye ayrılır ki zaten birbirinden. Sonra… Ev… Eve geri dönme çabasından ibaretti her şey. Peki niye bu telaş?

Kitaplar dolusu okuyor. Bazen öyle uzak diyarlara gidiyor ki ben artık nerede olduğumu kestiremiyorum. Kaybolmak ürkütücü olsa gerek ama henüz bu duyguyu bilmiyorum, sonra öğreneceğim. Nefes alıyorum yeni yeni, havasız. Hayat bir genişleyip bir sönüyor ciğerlerimde. Kalbim bir daha hiç atmayacağı kadar hızlı. Zamanın ve hayatın başlangıcındaki gerilimin tamtamları.

Suyla ilgili bir heyecan vardı son günlerde. Bana komik geliyor tabi, su basmış her yeri, peki. Gök yağmur olmuş yere boşalmış. Nehirler yataklarına sığmamış taşmış. İnsanlar yüzemiyormuş. Onlar yüzse de eşyaları, kitapları, hayatları yüzemiyormuş. Kurutma çabası aldı sonra herkesi. Biz yukarıdan izledik, bazen de renkli camdan. İnsanlar bu yüzden tepelere ev yapar onca zahmete katlanıp. Güzelim su kenarlarından uzak durmayı öğrenmişlerdir çoktan. Ama yine de su çeker, kan gibi.

Özgürlük nedir? Ben özgür müyüm mesela? İhtiyacın kadar fakirsindir derler ya, o zaman yapmak istediklerimiz kadar tutsağız bu mantıkla. Mesafe olarak uzak ama zaman olarak içimizde bir ülkede tutsaklığa baş kaldırmış insanlar. Ağızlarından ateş saçan ejderhaları salmışlar üzerlerine. Yılmamışlar yine de direnmişler. Direnmek bir anlam  olmuş çıkmış. Üzülüyor, seviniyor, heyecanlanıyor, sinirleniyor. Her aldığı nefeste bana geçiyor bu hisler ve öğreniyorum şimdiden tepetaklak dursam da başımı dik tutmayı. Ama oyunmuş aslında olan her şey, bir de böyle diyor en ümitsiz anlarında. Ne yapsak boşmuş ama yine de bir şeyler yapmalıymışız. Ama ne?

Haziran

Biraz yerim dar bu aralar. Hareket edesim var ama sürekli esnek duvarlara çarpıyorum. Bir de uyuyorum uzun uzun. Yani kısa uykular ama toplamda uzun. Sonra uzun uzun geriniyorum, duvarları gerebildiğim kadar.

Tam neler olduğunu anlayamıyorum şu sıralarda. Ben dünyaya yakınlaştıkça bana uzaklaşıyor sanki. Ya da kafası karışık, zihni bulanık, endişeli ama niye? Söylemiyor bana. Daha az müzik dinliyoruz mesela. Arada alışık olmadığım melodiler de çalınıyor kulağıma. Hangisinde sakinleşip hangisinde heyecanlanmalıyım henüz kararsızım.

Çölü okuyordu ki sıcaklar bastırdı. Sanırım üç gün sürdü tam. Benim keyfim yerinde ama sıkıntısını hissettim. Şimdiyse yine çorapları ayağında. Mevsimler acaba böyle her hafta mı değişiyor dışarıda? Bir dengesizlikten, ayar bozukluğundan şikayet ediyorlar arada eş dost. Yaz ne kış ne?

Böyle havadan sudan değil hep mevzular. Öyle olsa daha kolay anlayabiliyorum. Bazı roller yer değiştiriyor hayatında. Ya da kendilerinden beklenmeyecek sahnelere çıkıyorlar. Biri sevinince o da seviniyor, yeterince yer var yüreğinde hepsini sığdıracak, görebiliyorum. Ama yine de bir takım çocukluk anılarının boyandığı tabloları bodrumda su basıyor. Kurtarılsalar da akmış oluyorlar. Zamanmış onları ıslatan ve sonra kurutan ama eski şeklini geri vermeyen. İçeriden böyle görünüyor, dışarısı günlük güneşlik hep.

Ben onu böyle uykudan arta  kalan vakitlerde dinler, hisseder ve tanırken, o benim kim olduğumu merak ediyor, biliyorum. Kim oluyorum ben? Oluyorum hali hazırda henüz. Olduğum zaman kim olduğumu biliyor olmayacağım ama onun tanıması başlaycak. O beni tanırken ben ben olacağım, içimdeki onlarla. Az bir zamanımız kaldı artık, son hazırlıklar oyalıyor herkesi. Yakında yolculuk için bir valiz de yapılacak ve konacak kapı arkasına. Hazır ve nazır.

Temmuz

Bir gerginlik. Fiziki bir şey. Bir balona son ana kadar üflenmiş, bir deri kasnakta sınırları zorlanarak gerilmiş. Buluttan sızan gün ışınları gibi inceden ve bazen aniden yayılan sancılar. Var olduğunu belli etmeler. Yaşamakta diretmeler. İyi şeyler..

Zamanın tarifini içeriden yapamıyorum. Ama benim için şimdilik büyümekten ibaret. Başka işim yok zira. Dinliyorum bir de. Bazen bir ışık hüzmesi olduğunu düşündüğüm bir şey içeri sızıyor gibi oluyor. Ama görmek ne demek henüz bilmiyorum. Gördüğüm ışık mı yoksa sadece ısınıyor muyum?

Onu tüm gayretimle yorsam da hala hareketli. O kımıldadıkça ben dinleniyorum.

Başka bir gün

Bugün yerimde duramıyorum nedense. Yerim de daraldı iyice zaten. Son günlerde canı sıkkındı epey. Hala da durup durup kendine hatırlatarak bile bile üzüldüğü bir şey var ama ne olduğunu anlamam mümkün değil.

Gözetlendiğimi hissettim bugün bir de. Ve yine. Belli aralıklarla oluyordu zaten ama son zamanlarda sıklaştı sanki. Canım yanmıyor ya da bana bir zararı yok ama huzursuz ediyor yine de. Oradan oraya dönesim geliyor sebepsiz. Surat asmak istiyorum. Evet, artık yüzümü epey değişik şekillere sokabiliyorum. Bir boş zaman – ki bu neredeyse tüm zamanım – değerlendirme etkinliği oldu benim için. Yani onlarda biri. Değişik yüz ifadeleri deniyorum, ileride lazım olur. Bir de ayna olsa karşımda kendimi görebileceğim. Sahi ayna ne ki?

Hava sıcakmış, öyle duyuyorum. Sıcak ve soğuk farkını bu sabitlikte henüz bilemiyorum tabi ama ikisinin de çok olanından şikayet ediyor. Serinlik, esinti, gölge gibi şeyler güzel sanırım.

Gözlerimin önünde hep bir tünel metaforu. Yer çekimine aksi duruyormuşum gibi hissediyorum. Ama böylesi iyi geliyor.

Yalnızlık özlemi çekiyor bazen. Kimse olmasa diyor. Kimse olmayınca da boşluklara sığamıyor. Bense hiç yalnız değilim onunla ve de olmak istemem hiç. Sanırım.

Başka bir gün

Gerilmiş keman telleri. İstediği sesi çıkaramamaktan sinirli. Yalnız, tek başına, ıssız kalmak istiyor. Süresini bilmediği bir süre. Henüz sesim çıkmadığı için sanırım benden yana bir şikayeti yok. İkimiz yalnızken kendi düşüncelerini dinleyebiliyor, katlayıp yerli yerine kaldırabiliyor ütülenmişleri. Her şey düzgün, yerinde ve açısında olsun istiyor.

Uzun yolları yürüyor azalan bir hızla. Durmadan yürüyor. Beklemeyi kolaylaştırıyor belki yürümek. Ama bu baş ağrısı süsü verilmiş asabiyet geçmiyor. Hani böyle bir şey vardır insanın sinirlendiği, bir türlü geride kalmaz ama ne olduğu da tam hatırlanamaz. Sadece o duygu kalır içeride, kemirir durur amaçsızca. Neye sinirli olduğunu bilemeyen zavallı, sakinleşemez, yüzleşemez, çıkamaz yani işin içinden. Kopuk keman yayları.

Ağustos

O en sıcak günlerin en sonuncusunun sabahında artık sığamayıp içinde olduğum okyanusa, sularla birlikte taştım geldim dünyaya. Sebep olduğum sancılardan habersiz, tutunup dalgalara – ki bu ülkede sancı ve dalga için tek bir kelime vardır– buğday saçlı bir kadının ellerine aktım. Bu sanki başına ilk kez geliyormuş gibi sevinçli bir ışık içerisindeydi. Oyalanmadı yine de, hemen beni ona verdi. Kavuştuk. İlk çığlığımı gözlerinin içine attım ve hep orada kaldı.

Ekim

Şimdi evin en sadık çift mobilyasından Rahmaninov ezgileri yükseldiği zaman  eski günlerimi özlemiyor değilim. Ama artık önümde enini boyunu kestiremediğim, tam bana göre biçilmiş bir hayat uzanmakta. Bana da henüz açmadığım avuçlarımla onu sımsıkı kavrayıp yaşamak kalıyor. Adım Peri. Onun hikayesi burada bitti, benimki başlıyor.

One response

  1. Muge

    Iyi ki geldin Pericim, hayatin bir yaz gecesi serinligi tadinda olsun, annenin cok sevdigi, beraber nice sofralara eslik edecek.

    Ekim 21, 2013, 6:16 pm

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s