Anne İşe Gidince

Henüz tecrübe taze, hisler nasır tutmamışkan yazmalıyım. Öbür türlüsü ahkam kesmek olur.
İki hafta oldu işe başlayalı. Sabahları kızım uyanmadan evden çıkıyorum. Akşamları da onun uyku saatine kadar 2-3 saat bir vaktimiz var. Ve de tabi haftasonları, ki kendileri iple çekiliyor. Yeni düzen bu. İlk iş günü akşamı eve geldiğimde bana babasının kucağından karanlık karanlık bakması dışında hemen uyum sağladı; arkamızdan ağlamıyor, hayatından memnun görünüyor. Tabi o çocuk zihninde neler döndüğünü, minik yüreğinde hangi hislerin çarpıştığını bize tarif edebilecek yaşta değil henüz. O yüzden de belki değişikliklere alışması nispeten kolay oluyor. Yine de bazı akşamlar sebepsiz karın ağrıları ya da yatağa gitmekte direnmeler gibi ufak dramalar yaşanmıyor değil. Ama önceye göre belirgin bir sıkıntı yok.
Çocuk bu sonuçta, alışıyor uyum sağlıyor her şeye bir şekilde. Peki ya büyükler? Kafalarının içindeki o çatık kaşlı sorgu yargıçlarıyla büyükler nasıl alışıyor? Önce sorulara bir bakalım:
Neden çalışıyoruz? Sadece para için mi? Öyleyse değer mi, hali hazırda evi geçindiren bir bey varsa? Değilse başka nedir çalışmaktaki amaç? Yaptığımız işlerin anlamı ne? Dünyayı değiştiremiyorsak nedir bu çaba? Vs vs.
Biraz gerilere gidelim. Beni çalışan bir anne büyüttü. Elbette çalışan babayla birlikte. Anadolunun kendileri soğuk ama insanları sıcak köylerinde geçti çocukluğum. Bakıcı bulmak mesele değil, kim hocahanımın kızına bakmak istemez ki! Köyün genç kızları sıraya girer, ben onların aralarından seçerim. Aman ne keyif! Sonra okul, e ona da anne babayla gidip onlarla dönüyorum. Malum öğretmenlik kadın için ideal meslek!
(Buradaki ünlemi ve taşıdığı ağır kinayeyi vurgulamak isterim. O insana – kadın, erkek, olası başka cinsler – uygun meslek vardır ve kişi hayatını ona göre şekillendirir. Meslek algılarındaki cinsiyetçilik toplumsal yapıdan bir türlü sökülüp atılamayan feodal köklerden gelir ve sakıncaları malum. Parantezi kapatalım, bu başka bir yazının konusu.)
Sonra kente geldik, ortaokul lise yılları. Annem hala bir köy okulunda çalışıyor ve epey bir yol gidip geliyor. Yani ben eve ondan önce geliyorum. Gönlümden geçiyor elbette annem evde olsa şimdi, belki poaça kek kokuları gelse fırından, ben de hemen çantamı fırlatıp önlüğümü çıkarıp mutfağa koşsam. Ama biliyorum ki önemsiz çünkü annem bunların hepsini fazla fazla yapıyor. Hafta içi hepimizden önce kalkıyor, herkesin kahvaltısını beslenmesini hazırlıyor, herkesten önce evden çıkıyor ve herkesten sonra gelip yine hepimizle ilgileniyor. Şikayet etmiyor, yoruldum demiyor. Çalışmayı seviyor. Çocukları seviyor en önce. Yetiştirdiği çocukları da ayırmıyor öz çocuklarından, yüz üstü bırakmıyor onları. Ve ben gururluyum annem çalıştığı için. Sebebini tam açıklayamasam da bu hep böyleydi.
Yıllar geçti sıra bana geldi. Öyle gerekti, işimi gücümü bırakıp Regensburg’a eşimin yanına geldim. Almanca öğrendim önce. Yeniden okula dönmek gibiydi, böylece ilk aylar keyifle geçti. Yeni bir yerde yeni bir hayata başlamanın heyecanı da cabası. Sonra birden evdeydim. Dünyanın bütün zamanı bana vakfedilmişti, ne istersem onu yapabilirdim ama olmadı. Bir şey yapmak istemedim. Kendimi bildim bileli sabahları kalkıp ya okula ya işe gittim. Ve şimdi nasılsa gidecek / gitmem gereken bir yer yoktu. Kimse beni beklemiyordu. Zordu. Rahata alışamadım bir türlü. Sonra birden bütün odak değişti, hayatımın çok farklı ve belki de en özel dönemine girdim kızımla birlikte. Çalışmak? E zaten yedi yirmidört, haftasonu tatil olmaksızın, gece gündüz meşguldüm! Böyle geçti zaman uçarak ve bir sabah kızımı yuvaya götürdüm, eve döndümdüğümde zamanın geldiğini biliyordum. Bana bağımlı değildi artık, bana ihtiyacı vardı ama bağımlılık azalmıştı. Artık sorumluluğu başkalarıyla (baba, yuva, bakıcı, anneanne, vs.) paylaşarak böylece bana kalan zamanda çalışma hayatına geri dönebilirdim.
Ve işte uzun bir moladan sonra yeniden sabahları kalkıp işe geliyorum. Akşamları ise koşa koşa eve. Geç dönmemek için sabahları daha erken kalkıyorum. Aynı miktar iş çok daha dar zamanlarda hallediliyor, hayatımızın verimi ve haftasonlarının kıymeti katlandı.
Yargıç hala bazı karanlık sabahlarda, uzayan mesailerde, yorgun akşamlarda sesini yükseltmeye devam edecek elbette. Ama kalemini kırıp karar veremeyecek asla çünkü bizim gibi o da bilmiyor ne doğru ne yanlış. Doğru ve yanlışa siyah ve beyaz dersek, o zaman herkesin kendine yakıştırdığı bir gri tonu hayatta yaptığımız seçimler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s